Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.10.2012

Bağımsız Yargı?

Fofoğraf: t24.com.tr
Recep Tayyip Erdoğan'ın 13 Nisan 2011'de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulunda yaptığı konuşmada tutuklu gazetecilerin çokluğu ve Ahmet Şık'ın basılmamış kitabı nedeniyle tutuklanması konularında gelen eleştirilere Başbakan yargı bağımsızlığına vurgu yaparak "Yargıya müdahele edemeyiz" cevabını veriyor. Bu konuya değindiğim yazımı şu sözlerle bitiriyordum: 
TBMM, Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın bu olaydaki tavırları göz önüne alındığında bu ortamda Erdoğan'ın söylediği gibi yargının bağımsızlığından söz edilebilir mi? Hakim ve savcıların böyle bir ortamda bağımsız hareket edebileceklerinin garantisi var mıdır?
Bu olayın üstünden çok uzun bir süre geçmemişken Erdoğan'ın BDP'li milletvekillerine sopayı aba altından değil açık açık gösterirken sarfettiği şu sözler sanırım Türkiye'de yargının ne kadar bağımsız(!) olduğunu net bir şekilde gözler önüne sermeye yetmektedir: "Yargıya zaten gerekenleri söyledik, yargı da gereğini yapıyor, biz de Parlamento'da gereği neyse onu yapacağız."

11.05.2012

Dil sürçmesi mi akıl tutulması mı?

Recep Tayyip Erdoğan'ın, AKP Adana İl Kongresi'nde söylediklerine bakalım:
Ben dört tane kırmızı çizgimizin olduğunu söyledim. Üç tane de yine, ayrıca detay olarak üzerinde çalıştığımız ilkelerimizden bahsettim. Neydi o dört tane temel çizgi, başlık? Bir, ‘tek millet’ dedik. Çünkü biz ayrışmaya karşıyız, bölücülüğe ve bölünmeye karşıyız. Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle, Abazasıyla, Romanıyla, Boşnakıyla, Arnavutuyla biz biriz, beraberiz. Ve ne dedik, ‘Yaratılanı Yaradan’dan ötürü severiz’ dedik. Bizde ayrımcılık yok, tek millet. İki, biz işte burada da gördüğünüz gibi ‘Tek bayrak’ dedik. Tek bayrak ve bizim bu bayrağımıza laf söyletmeyiz. Bu bayrağımızın rengi şehidimizin kanıdır. Hilal, bağımsızlığımızın ifadesidir. Üçüncüsü, tek dindir. Dil değil, din, din. Bunu söyledik.
Başbakan, özellikle "dil değil, din, din" diyerek yanlış anlaşılmaları engellemeye çalışıyor ve söylediği şeyin dil değil din olduğuna vurgu yapıyor. Bunun üzerine kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine AKP cephesinden bu ifadenin bir 'dil sürçmesi' olduğuna dair bir açıklama geldi. Hüseyin Çelik, "Demokratik ve laik ülkelerde tek din olmaz. Başbakan'ı yıllardır tanıyan birisi olarak söylüyorum. Bu bir dil sürçmesidir." diyerek durumu kurtarmaya çalışıyordu. Daha sonra benzer bir savunmayı Erdoğan da kullanırken "Tek din ifadem dil sürçmesiydi. O gün ben 'tek vatan' yerine 'tek din' dedim. Bu bir dil sürçmesidir. Bu konuda eleştiri yapanlar da haklıdır ancak dil sürçmesidir." diyecekti.

Peki bu 'dil sürçmesi' savunması ne kadar inandırıcı? Özgür Mumcu'nun bu konudaki tespiti konuyu çok güzel özetliyor: "Bu tavrın gelen tepkiler üzerine taktik bir geri çekilme mi olduğu, yoksa Başbakan'ın gerçekten dilinin mi sürçtüğü tartışılır. Dili sürçtüyse dilinin neden iki gün üst üste ve biraz da ısrarla sürçtüğü de tartışılabilir. Fakat her şeye rağmen bu tehlikeli söylemi sürdürmemesi elbette herkes için hayırlıdır." Mumcu'un belirttiği gibi bu kadar ısrarlı bir şekilde söylenen sözler için 'dil sürçmesi' demesi aslında Başbakan'ın yaptığı hatanın farkına vardığını fakat bunu gururuna yediremediğinden açıkça ifade edemediği için bu sözlerin istemeden/yanlışlıkla ağzından çıktığını söylemesi anlamına gelmektedir. Erdoğan'a adeta iman edercesine bağlı olanlar elbette bu savunmayı kabul edecektir fakat Türkiye'nin çok büyük çoğunluğunun bunu inandırıcı bulacağını sanmıyorum.

Erdoğan'ın sözlerinin ardındaki motivasyonla ilgili en yerinde tespiti de Ahmet Altan yapmış gibi gözüküyor:
Korkarım Başbakan Erdoğan nerede duracağını kestiremeyecek bir coşma içinde, bir tür “kendi kendine tapınma” ayinleriyle akıl ve mantıktan kopuyor, her şeyi yapabileceğini, her şeyi söyleyebileceğini sanıyor.

Kendi kendine hayranlığın yarattığı zehirli buğulanma onun gerçekleri görmesini zorlaştırmaya başladı.

6.04.2012

12 Eylül ile hesaplaşma masalı ve "yetmez ama evet"çi çığırtkanlık

  • %10 seçim barajını işine yaradığı için makul bir seviyeye indirmeyeceksin,
  • YÖK'ü üniversiteleri kontrol altında tutabilmek için muhafaza edeceksin,
  • HSYK'yı yargıyı kontrol altında tutabilmek için  muhafaza edeceksin,
  • DGM'leri kaldırıp yerine aynısının laciverti olan Özel Yetkili Mahkemeleri (ÖYM) kuracaksın,
  • Siyasi Partiler Kanunu'nu parti içi demokrasiyi temin edecek ve lider sultasını sonlandıracak şekilde düzeltmeyeceksin,
  • Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nu özgürlükleri temel alacak şekilde düzeltmeyeceksin,
Sonra da utanmadan 12 Eylül ile hesaplaşıyoruz diyeceksin. Yemezler arkadaşım yemezler. Bunların hepsi 12 Eylül döneminin ürünleridir ve sen bugün bunları siyasi çıkar elde etmek için tepe tepe kullanıyorsun. 12 Eylül ile gelen ve bugün baktığımızda demokrasi ve özgürlüklerin önündeki en önemli engeller olan bu müesseseleri muhafaza ederek kendine siyasi çıkar sağlıyorsun. Demokrasiyi geliştirmek, özgürlükleri hakim kılmak ve 12 Eylül ile hesaplaşmak gibi bir amacın olduğuna insanların inanması için anti-demokratik ve özgürlükleri kısıtlayıcı olduğu konusunda konsensüs sağlanmış birçok darbe dönemi uygulamasını, kendine çıkar sağladığı halde kaldırman gerekir. İşte o zaman insanlar söylediklerinde samimi olduğuna inanabilir. Yoksa işine gelenleri değiştirip işine gelmeyenleri olduğu gibi muhafaza edersen ve sonra da darbelerle hesaplaşmaktan bahsedersen insanlar sana sadece güler.

Gelelim diğer vahim konuya. "Yetmez ama evet"çi şürekânın, 12 Eylül referandumunda kendilerini eleştiren ve hayır oyu veren veya boykotu seçen kesimlere (ve özellikle de bunlardan davaya müdahil olmak isteyen veya davayı izlemeye gidenlere), 12 Eylül davasının başlamasıyla birlikte mal bulmuş mağribi tavrıyla laf sokma çabası içinde olduğunu görüyorum

Bir kere bu adamların şunu kafalarına sokması lazım. Kimse darbeciler yargılanmasın demedi, elbette yargılansın. Ama CHP'nin "tek madde olarak teklif getirin, geçici 15. maddeyi kaldıralım" teklifine kulak asmayan AKP, ilk başta Anayasa değişiklik paketinde olmadığı halde bu maddeyi paketin içine koydu ve insanları ya "hepsine evet" ya da "hepsine hayır" demek zorunda bıraktı. Hatta Erdoğan bu ikilemi pekiştirmek için meydanlarda "referandumda hayır diyenler darbecidir" diyecek kadar akıl sınırlarını zorlayan söylemlerde bulundu ve bu sözleri için hakkında dava bile açıldı.

Geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla ilgili değişiklik bu pakete sonradan ilave edilerek adeta diğer bazı değişiklikler için kalkan olarak kullanıldı ve 12 Eylül ile hesaplaşma masalı da zaten burada ortaya çıktı. Aslında ilk olarak CHP'den çıkan bir fikir olan ve pakete sonradan eklenen geçici 15. maddenin kaldırılması, referandumda temel propaganda aracı olarak kullanıldı. Böylece AKP diğer değişiklikleri bu şekilde perdelemiş oldu.

Peki referandumda neden hayır oyu verildi? "Yetmez ama evet" diyenler bu değişikliklerin yeterli olmamasına rağmen doğru olduğunu düşünürken hayır oyu verenler paketin içinde doğru şeyler olsa da bazı ciddi yanlışlar olduğu görüşündeydiler. Hayırcıların tavırlarının temel gerekçesi yargı bağımsızlığının tehlikeye girmesine neden olabilecek maddelerin varlığıydı (Neden hayır oyu verildiğiyle ilgili CHP'nin hazırladığı kitapçık daha ayrıntılı bilgi verecektir). Kaldı ki aradan geçen kısa sürede bu kaygıların ne kadar yerinde olduğu da ortaya çıkmış oldu. Deniz Feneri davasında görevli savcıların başına gelenler, KCK davasında görevli savcının başına gelenler, Balyoz davasında tahliye kararı veren hakimin başına gelenler, daha birkaç gün önce Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın siyasetin yargıyı kuşatmasına izin vermeyeceklerini söylemesi ve bunlara benzer daha birçok olay, referandumda yargıyla ilgili çekincelerinden dolayı hayır oyu verenlerin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. 

Bu arada son olarak şunu da hatırlatmak gerekir ki Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk başta olmak üzere birçok önemli hukukçunun savunduğu görüşe göre hukuki olarak 12 Eylül darbesini yapanları yargılamak mümkün değildi. Fakat DGM'lerin yerini alan ÖYM'lerde son dönemlerde görülen önemli davalara bakıldığında hukukun sınırlarının zorlandığı çok sık olarak görüldüğü için Sami Selçuk'un "normalde" olamayacağını söylediği bu yargılamanın yapılıyor olması aslında çok da şaşırtıcı görülmemelidir.

5.04.2012

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi kaldırılsın! Satranç dersi okutulsun!

Kamuoyunda 4+4+4 kanunu olarak bilinen 6287 nolu İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile ilkokula başlama yaşı 5-6 olarak değiştirildi. Yani bulunduğu yılın Eylül ayının sonunda çocuk 60 aylık ile 72 aylık arasında ise 1. sınıfa başlayacak.

koyun sürüsü
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ilköğretim 4. sınıftan lise 4. sınıfa kadar zorunlu olarak okutuluyor. Yani 8-9 yaş aralığındaki çocuklar bu dersi almaya başlıyor ve 9 yıl boyunca zorunlu olarak bu derse giriyorlar. Bu dersin 9. sınıf kitabındaki sayısız absürtlükten bir tanesine daha önce değinmiştim. Kim bilir 8 yaşındaki çocuklara okutulacak 4. sınıf kitabında neler vardır. Ufacık çocukların beynini bu şekilde yıkamanın, Başbakan'ın dindar gençlik yetiştirme idealiyle ilintili olduğunu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Başbakan bu sayede "milli, manevi değerlerine bağlı, isyankar olmayan" bir nesil yetiştirmeyi hedefliyor. Böylece düşünmeyen, sorgulamayan, iktidarın her yaptığına itaat eden bir nesil yetiştirilmek isteniyor. Sanırım bu tarife uyan nesile koyun sürüsü demek yerinde olacaktır. Başbakan istediği gibi güdebileceği bir koyun sürüsü yetiştirmek istiyor ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi de bu amaca ulaşmak için kullanılan araçların en önemlilerinden biri olarak cephanelikteki yerini alıyor.

satranç eğitimi
Benim buna karşılık önerim ise zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredattan çıkarılması ve yerine zorunlu Satranç dersinin koyulması. Böylece çocuklar 8-9 yaşından başlayarak stratejik düşünmeyi, geleceğe yönelik plan yapmayı, olasılıkları değerlendirecek şekilde düşünmeyi ve daha birçok faydalı şeyi öğrenebilir. Böylesi kendi gelecekleri için çok daha iyi olur. Ayrıca bu durumda hem ülkeleri, hem de insanlık adına çok daha faydalı bireyler olurlar. Sadece bu değişiklikle bile emin olun orta ve uzun vadede Türkiye daha düzgün, yaşanabilir bir ülke haline gelir. Yapılırsa kendi küçük ama etkileri büyük bir hamle olur.

Bu kanunda beni rahatsız eden bir noktaya daha değinmek istiyorum: 
MADDE 9- 1739 sayılı Kanunun 25 inci maddesinin mülga birinci fıkrası aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.

“İlköğretim kurumları; dört yıl süreli ve zorunlu ilkokullar ile dört yıl süreli, zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşur. Ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturulur. Ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur. Bu okullarda okutulacak diğer seçmeli dersler ile imam-hatip ortaokulları ve diğer ortaokullar için oluşturulacak program seçenekleri Bakanlıkça belirlenir.”
turan dursun - din bu 2
Hepimizin bildiği gibi bu ülke müslümanların yanında, hristiyanlar, museviler ve diğer dinlere mensup kişiler ile inançsızlar da yaşıyor. Bunların hepsi bu ülkenin vatandaşıdır ve kanunlar önünde eşittirler. Bir hristiyan vatandaşımız bu kanunu okuduğunda ne düşünür? "Hz. Peygamberimizin hayatı" ne demektir? Kimin peygamberi? Hangi peygamber? Laik bir devletin kanunlarında böyle bir ibare geçebilir mi?  Resmi dini olan bir ülke olsa anlarım ama laik bir ülkede böyle saçma bir şey nasıl olur? Burası Türkiye işte oluyor böyle absürtlükler. Bu ülkede her şeyin mutlaka mantıksız bir açıklaması vardır... Madem böyle bir ders olacak, ben de bu derste faydalanılacak kaynak olarak bir öneride bulunayım. Turan Dursun'un Din Bu serisinin "Hz. Muhammed" alt başlıklı 2 numaralı kitabı. Gençlerin bilgilenmelerine ciddi katkıda bulunacaktır bu kitap.

Bu arada son bir not daha eklemek istiyorum. Bu kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilme olasılığının ciddi şekilde yüksek olduğunu düşünüyorum. Sadece "Hz. Peygamberimizin hayatı" ibaresi bile bunun için yeterli bana göre ama asıl ciddi sorun kanun tasarısının komisyondan geçirilme şeklinde. Anayasasında demokratik bir hukuk devleti olduğu yazan bir ülkede böyle bir rezilliğin yaşanmış olması bile yeteri kadar büyük bir utanç kaynağıyken, bu rezilliğe Anayasa Mahkemesi tarafından müdahale edilmemesi demokrasi ve hukukla olan son bağlarımızın da kopmuş olduğu anlamına gelecektir.

14.03.2012

"Yargıya müdahele edemeyiz" mi acaba?

Fofoğraf: ntvmsnbc.com
Bu sözler Recep Tayyip Erdoğan'ın 13 Nisan 2011'de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulunda yaptığı konuşmadan alındı. Tutuklu gazetecilerin çokluğu ve Ahmet Şık'ın basılmamış kitabı nedeniyle tutuklanması konularında gelen eleştirilere Başbakan yargı bağımsızlığına vurgu yaparak cevap veriyordu:
Çeşitli terör örgütleri ve darbecilerle olan ilişkileri yüzünden yargılanıyorlar. Yürütmenin de bu noktada müdahalede bulunmasının imkanı yoktur, yargı bağımsızdır.
...
Bu basılmamış denen kitapla ilgili kararı ben vermedim. Bu medya mensuplarının bilgi ve belgeler neyin geldiğini gösteriyor ki yargı yürütmeye burada bir hazırlık var hemen gidin diyor. Bakınız burada bir şey diyorum bomba kullanma suçtur, bombanın yapılacağı maddeleri kullanmak da suçtur. Bomba yapmanın ihbarı gelmişse güvenlik güçleri bunları toplamaz mı. Burada da daha önce gelmiş bilgiler gelmişse yargıda bu kararı vermiştir ve güvenlik güçlerine gidin alın demiştir. Bu kitap internet sitelerine girmiştir ve burada ne olduğu görülmüştür. Bu yürütmenin değil yargının aldığı bir karardır. İşimize gelince bağımsız yargı diyorsunuz, Türkiye’ye gelince yürütmeye bağlı yargı diyorsunuz ama Türkiye’de bağımsız yargı var, yürütmeye bağımlı bir yargı yok.
Erdoğan'ın yargı bağımsızlığı konusunda söyledikleri yanlış değil. Bu yargının tasarrufudur, biz yargıya müdahele edip şöyle yapma böyle yap gibi bir şey söyleyemeyiz, böyle bir yetkimiz yok diyor ve bunda da haklı aslına bakarsanız. Haklı olmasına haklı ama keşke bu sözlerinin gereği gibi hareket edebilseydi. Bu sözlerinin üzerinden henüz 1 yıl bile geçmemişken 7 Şubat 2012 tarihinde şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile eski MİT Müsteşarı ve yardımcısının KCK soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılmasıyla her şey bir anda değişti. 10 Şubat'ta MİT kanununda değişiklik yapılacağı açıklandı. 11 Şubat'ta bu kişileri ifadeye çağıran Savcı Sadretti Sarıkaya soruşturmadan alındı. Bütün gün ve gece çalışan TBMM, 17 Şubat'ta sabah 05:50 sularında kanun değişikliğini kabul etti:
Kanuna göre, MİT mensupları veya Başbakan tarafından belirli bir görevi yerine getirmek üzere kamu görevlileri arasından görevlendirilenler, görevin niteliğinden doğan veya görev sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlı olacak. 

Bu kişilerin, özel yetkili mahkemelerin görev alanlarına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma yapılmasında da Başbakanın izni aranacak. 

Kanun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle devam eden soruşturma ve kovuşturmalarda da Başbakanın iznine bağlı olma hükmü uygulanacak.
Aynı gün içinde de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylandı. Tabii burada değinmeden geçilmemesi gereken bir husus da Cumhurbaşkanı Gül'ün şike davasıyla ilgili kanun değişiklikte ve MİT kanunundaki değişiklikte sergilediği siyahla beyaz kadar farklı tavırlardır.

Abdullah Gül, Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunla ilgili olarak TBMM'de kabul edilip kendisine gelen değişikliği 8 gün sonra veto ederken kamuoyuna yaptığı açıklamasında veto gerekçelerinden birisini şöyle ifade ediyordu:
...kamuoyunda, genel ve gereklilikten doğan bir düzenleme olmaktan ziyade, halen yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında bulunan kişilere yönelik özel bir düzenleme olduğu intibaını uyandırdığı, bu durumun da değişikliğin esas amacı dışında özel bir saikle hazırlandığı eleştirilerine sebebiyet verdiği görülmektedir.
Aynı cümleleri kopyala/yapıştır ile MİT kanununda yapılmak istenen değişikliğin veto gerekçesi olarak kullansa cuk oturacak ve kimsenin de itiraz edemeyeceği bir gerekçe olmaz mıydı bu? Yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılan kişilerin ifade vermesinin önüne geçmek için atılmış bir adımdı. Heralde bu konuda kimsenin farklı bir görüşü yoktur. Herkes bu değişikliğin amacının bu olduğu konusunda hemfikir. Zaten her şey ortada olduğu için kanun değişikliğinin amacıyla ilgili çok da tartışılacak bir şey yok. Gelelim bu durumun oluşturduğu sorunlara:

Savcının görevden alınması bir tesadüf müdür? Bu tamamen yargı organlarının bir tasarrufu mudur yoksa bunda yürütmenin bir payı var mıdır?

Bu kanun değişikliği dolaylı yollardan da olsa yargıya müdahele değil midir?

TBMM, Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın bu olaydaki tavırları göz önüne alındığında bu ortamda Erdoğan'ın söylediği gibi yargının bağımsızlığından söz edilebilir mi? Hakim ve savcıların böyle bir ortamda bağımsız hareket edebileceklerinin garantisi var mıdır?

Muhtemelen sizin de aklınıza benzer veya farklı bir çok soru geliyordur. Daha fazla uzatmadan sizi bu gibi soruların cevaplarıyla baş başa bırakıyorum.

9.03.2012

Tehdidin eleştiri, eleştirinin hakaret sayıldığı ülke

Fotoğraf: Radikal
Çok garip bir ülkede yaşıyoruz. Gün geçmiyor ki anlamakta zorlandığımız bir mahkeme kararlarıyla karşılaşmayalım. Bu kararların önemli bir kısmını da düşünce ve ifade özgürlüğüyle ilgili olanlar oluşturuyor. Genelde normal bir eleştirinin hakaret olduğu yönünde verilen kararlarla dumura uğrarken bu sefer de tersi yönde bir kararla neye uğradığımızı şaşırdık:
...dünyaca ünlü piyanist İdil Biret’in 11 Temmuz 2009’da Topkapı Sarayı’nda verdiği açık hava konserini, 20 arkadaşıyla birlikte protesto eden eski Alperen Ocakları İstanbul Başkanı Mustafa Kayatuzu’nun İstanbul 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davası karara bağlandı.

20 arkadaşıyla Topkapı Sarayı’nda şarap içilmesini protesto eden, Topkapı Sarayı’nın kapısına gelerek konser afişlerini yakan grup adına, "Şu kapıdan elinde şarap şişeleriyle giren hainleri gördük. Aklınızı başınıza alın demiyorum. O başınızı gövdenizden alırız diyoruz" diyen Kayatuzu, beraat etti.
Evet evet yanlış okumadınız. Bu sözleri söyleyen adam beraat etmiş. Gerekçesi de davranışlarının şiddet ve saldırı içermemesiymiş. Bu nedenle eleştiri hakkının kullanımı olarak değerlendirilmiş. Şaka gibi öyle değil mi? Mesela yarın bir grup çıkıp TBMM'nin önünde basın toplantısı yapsa ve "Bilmem ne yasasını değiştirmek isteyen hainleri gördük. Aklınızı başınıza alın demiyorum. O başınızı gövdenizden alırız diyoruz." derse ve hiçbir şiddet sergilemeden ve saldırıda bulunmadan olay yerinden ayrılsa (tabii eğer hala polisler tarafından yaka paça gözaltına alınmaşsa) ne olur? Mahkemeden benzer şekilde bir karar çıkar mı? Bunun cevabını size bırakıp başka örneklere geçmek istiyorum.

Fotoğraf: t24.com.tr
Gazeteci Erbil Tuşalp'in 2005 ve 2006 yıllarında yazdığı iki yazıda (1- İstikrar 2- Geçmiş olsun) Recep Tayyip Erdoğan'a hakaret ettiği gerekçesiyle aldığı ceza nedeniyle Türkiye, AİHM tarafından tazminat ödemeye mahkum edildi:
Erbil, Yargıtay’ın da 2008’de mahkeme kararını onaması üzerine konuyu AİHM’e taşıyarak Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğünü garanti altına alan 10. maddesini ihlal ettiği tezini ileri sürdü. AİHM’nin davayla ilgili savunmasına başvurduğu Türkiye, Tuşalp’in makalelerinde yer alan bazı ifadelerin Erdoğan’ın “onur, şeref ve şahsiyetine saldırı” ve “iftira” niteliğinde olduğu, bu nedenle de ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının demokratik bir toplumda gereklilik olduğunu öne sürdü. 

Türkiye’nin şikayetlerini geri çeviren AİHM, dün açıkladığı kararda basının demokratik toplum açısından vazgeçilmez işlevine dikkat çekerek basın özgürlüğünün, bir derece abartı ve tahrik içerebileceğini hatırlattı. İncitici, şok edici ve rahatsızlık verici vurguların da ifade özgürlüğü kapsamına girdiğini ve bunun, demokratik bir toplumun varlık sebepleri arasında yer alan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş fikirliliğin gerekleri olduğunu kaydeden AİHM kararında, “Başbakan Erdoğan daha hoşgörülü davranmalıydı” yorumunda bulunuldu. 

Eleştiri sınırının siyasiler için normal bireylerden daha yüksek olduğu da AİHM kararında altı çizilen unsurlar arasında yer aldı. Yazıların Erdoğan’ın siyasi kariyeri ya da özel yaşamını olumsuz etkilediğine dair bulguya rastlanmadığına dikkat çeken AİHM, Tuşalp’in ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının demokratik bir toplumda gereksiz olduğuna hükmetti.
İşte bu. Bizde durum budur aslında. Eleştiri biraz sert, sözler iğneleyici olunca eleştiri hakkı, ifade özgürlüğü gibi kavramlar hemen bir kenara atılıp kişilerin "hakları" gerekçe gösterilerek suç unsuru bulunduğu  sonucuna ulaşılır. Bu arada AİHM'nin davayla ilgili karar metnine buradan ulaşabilirsiniz.


Tabii bir de son yılların en popüler davaları olan "dini değerlere hakaret" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" davaları var. Nedim Gürsel'in Allah'ın Kızları, Richard Dawkins'in Tanrı Yanılgısı, Metis Yayınlarının Ajanda 2010: İllallah! kitapları bu nedenle mahkemelik oldu ve davalar hala devam ediyor.


Penguen mizah dergisinde çizdiği yukarıda gördüğünüz karikatür nedeniyle Bahadır Baruter hakkında soruşturma başlatıldı ve 1 yıl hapis istemiyle dava açıldı. Ekşi Sözlük'teki Hz. Muhammed başlığında yazılanlar nedeniyle 100'ün üzerinde yazar hakkında soruşturma başlatıldı. Bir Ekşi Sözlük yazarı için ise din saçmalığı başlığında yazdıkları için 1.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Twitter'daki allah (c.c.) hesabının sahibi ve takipçileri (200 bin kişi civarında) hakkında Serdar Tuncer tarafından suç duyurusunda bulunuldu, dava açılıp açılmayacağını zaman içinde göreceğiz. En son olarak da Ekşi Sözlük'teki muhtelif yazılar nedeniyle Mehmet Baransu tarafından twitter'da ekşi sözlük kapatılsın kampanyası başlatıldı ve daha sonra 13 yazar hakkında suç duyurusunda bulunuldu, dava açılıp açılmayacağını zaman içinde göreceğiz.

Mehmet Baransu'nun şikayet dilekçesine bakarsanız eklerinde sunduğu delillerin aslında hakaretle hiç ilgisi olmayan şeyler olduğunu görürsünüz. Aynı şekilde allah (c.c.)'nin yazdıklarında da bana göre herhangi bir suç unsuru bulunmuyor. Bu nedenle normal şartlar altında Mehmet Baransu ve Serdar Tuncer'in şikayetleriyle ilgili olarak savcıların dava açılmasına gerek olmadığına karar vermesi gerekir. Ama yazıda asıl anlatmaya çalıştığım şey de buydu. Konu düşünce ve ifade özgürlüğü olduğunda, eleştiri hakkı olduğunda Türkiye'de işler normal işlemiyor maalesef. Bu nedenle bu iki şikayet sonucunda dava da açılabilir, hapis cezaları da çıkabilir. Burası Türkiye. Her şey olabilir. Daş düşebülü ayu çıkabülü.

7.03.2012

Kimin kalbi daha taş?

Fotoğraf: Twitter/@necdetunuvar
Bugün haber sitelerinde gördüğüm bir haber beni şaşırttı. Ama beni bundan daha da fazla şaşırtan bir şey vardı ki o da bu tip haberlere hala şaşırabiliyor oluşumdu. Her neyse sözü fazla uzatmadan şaşırmama şaşırdığım haberi paylaşayım. Recep Tayyip Erdoğan partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında şu cümleyi kullanmış:
Uludere ile ilgili basın toplantısı yapan BDP milletvekillerinin kameraların önünde pervasızca kahkaha atmaları bunların ne denli vicdanlı olduğunu, ne denli gerçekten ruhsuz, taş kalpli, iki yüzlü olduklarının ispatıdır. 
Bunda bu kadar şaşırılıcak ne var dediğinizi duyar gibiyim. Aslında haklısınız, bunda şaşırılacak bir şey yok. Bu tip aşağılayıcı ifadeler Başbakan'ın siyasi kimliğinin önemli bir parçası ve her nedense bu üslup kendisine başarı getiriyor veya öyle gözüküyor. Ama yazının asıl konusuna ve başlıktaki karşılaştırmayı yapmamızı sağlayacak şeye gelelim. Sizinle sadece bir video paylaşacağım. BDP milletvekilleri ne kadar taş kalplidir bilemem ama sizler bu videoyu izledikten sonra kalplerin kıyaslamasına geçebilirsiniz.


Bu görüntülerin üzerine yorum yapma gereği görmüyorum. Sayın Başbakanımız her şeyi net bir şekilde ortaya koymuş.

18.02.2012

Dindar gençlik meselesi

Vedat Kemer / Akşam
Uzun süredir burayı boşlamıştım. Bundan sonra düzenli olarak gündemdeki konular üzerine görüşlerimi paylaşmayı planlıyorum. İlk olarak Başbakan Erdoğan'ın dindar gençlik planıyla ilgili düşüncelerimi aktaracağım.

Öncelikle Erdoğan'ın söylediklerine bakalım:

Benim ifademde dindar bir gençlik yetiştirme var. Bunun arkasındayım. Benim ifademde dindarlar, dinsizler diye bir ifade yok. Dindar bir gençlik yetiştirme var. Bunu yine söylüyorum, bunun arkasındayım. Sayın Kılıçdaroğlu, sen bizden, muhafazakar demokrat parti kimliği sahibi AK Parti'den, ateist bir nesil yetiştirmemizi mi bekliyorsun? O belki senin işin olabilir, senin amacın olabilir. Ama bizim böyle bir amacımız yok. Biz muhafazakar ve demokrat, milletinin, vatanının değerlerine, ilkelerine, tarihten gelen ilkelerine sahip çıkan bir nesil yetiştireceğiz. Bunun için çalışıyoruz.
Daha sonraki bir ifadesinde ise şöyle diyor:
Bir haftadır köşelerinde yazanlara sesleniyorum; bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz? Siz bu gençliğin büyüklerine isyankar bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Siz, bu gençliğin milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Biz, sizlerle burada anlaşamayız ama 'çağdaş bir nesil' derken, dindar bir nesil çağdaş olamıyor mu? Hem çağdaş hem dindar olunamıyor mu? Beyler, önce başınızı öne eğin de hem çağdaş hem dindar bir nesil nasıl yetiştirilirmiş onu bir düşünün. Dindar bir nesil özgürlüklere saygılıdır; dindar bir nesil, farklı düşüncelere, farklı inanç gruplarına da saygılıdır. O terbiyeyi alarak yetişmiş bir nesiliz biz. Bu saygının nasıl gösterilmesi gerektiğini de bugüne kadar gösterdik, bundan sonra da gösteririz.
Erdoğan'ın lugatında "dindar" kelimesinin karşılığı olarak "muhafazakar ve demokrat, milletinin, vatanının değerlerine, ilkelerine, tarihten gelen ilkelerine sahip çıkan kişi" yazdığı anlaşılıyor. Ayrıca dindarların; özgürlüklere, farklı düşüncelere ve farklı inanç gruplarına saygılı olduğunu ve kendilerinin bu özellikleri bugüne kadar gösterdiklerini söylüyor. 

Maalesef ne dindar tanımına ne de dindarların özellikleri olarak belirttiklerine katılmak mümkün değil. Dindar bir kişi muhafazakar ve demokrat olmayabilir, milletinin ve vatanının değerlerine ve ilkelerine sahip çıkmayabilir. Dindar olmakla bunlar arasında direk bir ilişki yoktur. Dindar bir kişi inandığı dinin ilkelerini hayatında en ön planda tutan kişidir. Dindar kişi muhafazakar da olabilir, sosyalist de olabilir, demokrat da olabilir faşist de olabilir. Dindarlık kavramının sanki dinle hiçbir ilgisi yokmuş da sadece siyasi bir olguymuş gibi göstermeye çalışmak hiç gerçekçi değil. 

Dindarların özgürlüklere, farklı düşüncelere ve farklı inanç gruplarına saygılı olduğunu ve kendilerinin bu özellikleri bugüne kadar gösterdikleri iddiası ise neresinden tutarsak tutalım elimizde kalıyor. Yalnızca bir önceki yazımdaki 2011 seçimleri öncesinde AKP cephesinden gelen açıklamalara ve o "dindar" denilen ekibin tavırlarına bakmak bile bu iddiaların temelsizliğini görmek için yeterlidir. Hadi onları geçtim, yukarıdaki ifadelerde bile dindar olmayanlara karşı bir aşağılama, hor görme yok mu? "Siz, bu gençliğin milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz?" sözlerinde dindar olmayanların bu ülkeye hiçbir faydası olmayan boş, değersiz, işe yaramaz insanlar olduğu iması yok mu sizce? Özellikle de dindar gençlik yetiştirme planını eleştirenlere karşı yaptığı "bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz?" çıkışı, Erdoğan'ın dindar olmayanları nasıl gördüğüyle ilgili net bir fikre sahip olmamız için yeterli değil midir?

Tabii konunun bir de gençliği kendi siyasi görüşlerine göre yetiştirme ideali var ki belki de yukarıda saydıklarımdan daha tehlikeli ve rahatsız edici olan da budur. Erdoğan bu nedenle sadece muhalif kesimlerden değil şimdiye kadar kendisine birçok konuda destek veren kesimlerden de ciddi eleştiriler aldı. Her ne kadar eleştiriler üzerine hedeflerinin öğrencileri formatlamak olmadığını, hedeflerinin özgürlükler ve demokrasi olduğunu söylese de laf ağızdan bir kere çıkıyor ve söylenenler bu kadar net bir şekilde ortadayken ne kadar çevirmeye çalışsanız da söylediğiniz şeyler değişmiyor. Yazının başındaki iki alıntıda Erdoğan'ın gençliği hangi kriterlere göre yetiştirmek istediği, hangi özelliklere sahip gençleri makul gördüğü hangilerini ise birer tinerci gibi gördüğü net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Peki bir iktidarın böyle bir hakkı var mıdır? Erdoğan, AKP'nin muhafazakar demokrat bir parti olduğu için gençleri de muhafazakar demokrat görüşe uygun olarak yetiştirmek istediklerini söylüyor. Peki yarın sosyal demokrat veya sosyalist veya kemalist veya faşist bir parti iktidar olduğunda ne olacak? Bu sefer de onların görüşlerine göre mi gençler yetiştirilmeye çalışılacak? Böyle bir şey olabilir mi? Gençler yapboz tahtası mıdır? Eğitim siyasi görüşlere göre şekillenecek bir şey değildir. Eğitim siyasi görüşlerden bağımsız olmalıdır. Mesela Erdoğan hedeflerinin özgürlükler ve demokrasi olduğunu söylüyor. Peki gençlere okullarda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve/veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi öğretiliyor mu? İnsan hakları ve özgürlük kavramları gençlere küçük yaşlardan itibaren aşılanıyor mu? Veya Erdoğan'ın dindar kişinin özellikleri arasında saydığı farklı düşüncelere, farklı inanç gruplarına saygılı bir yaklaşım ders kitaplarında mı var yoksa tam tersine belli grupları yok sayan ve hatta aşağılayan bir yaklaşım mı hakim bu kitaplara?

Kısaca dindar gençlik yetiştirme projesi neresinden tutarsak tutalım elimizde kalıyor. Erdoğan'ın bir sözü diğerini, yaptıkları ise hiçbirini tutmuyor.

19.05.2011

Bel altı vuruş aracı olarak "Din"

Seçim vakti yaklaştıkça AKP'nin, büyük çoğunluğu muhafazakâr olan seçmenin manevi duygularını kullanarak çıkar sağlamaya çalıştığını görüyoruz. Bunu da hiç çekinmeden ve çok açık bir şekilde gerçekleştiriyorlar. Fakat yaptıkları şeyin ne kadar yapmacık ve popülist olduğunu görebilmek için çok da zeki olmaya gerek yok. Bu nedenle yapılan şey aslına bakarsanız, insanların zekâsına hakaretten başka bir şey değil. Bu iddiamı destekleyen birkaç örneği paylaşmak istiyorum.

Bülent Ecevit'in resminin AKP'nin seçim afişinde kullanılma şeklini eleştiren Kemal Kılıçdaroğlu'nun kullandığı  "Ecevit adını ağzına almak için abdest alman lazım." sözlerine Bülent Arınç'ın verdiği cevap şöyle oldu:
Şimdi bu o kadar gülünç bir söz ki bu ne İslam'ı bilmektir, ne abdesti bilmektir, ne namazdan haberdar olmaktır ne de Ecevit'i methetmektir. Çünkü abdest dediğimiz şey, İslami bir kuraldır. Biz Kuranı Kerim'i okurken, ona dokunurken, abdestimizi alıyoruz. Camiye girerken, namaz kılarken, abdestimizi alıyoruz. Ama hazreti peygamber derken, ona salatü selam getirirken, abdest almıyoruz. Buna ihtiyaç duymuyoruz. Günde 50 defa yandım Allah diyoruz ama, her birinde abdest almıyoruz.
Bülent Arınç burada açık bir şekildeki tribünlerdeki muhafazakâr seçmene "bakın bu adamlar ne zaman abdest alınacağını bile bilmiyor, bunların İslam'la uzaktan yakından ilgisi yok. oyunuzu vermeden önce iyi düşünün!" mesajı vermek istiyor. Peki bunda ne sorun var diyenler olabilir. Sorun çok açık. Bülent Arınç aslında Kemal Kılıçdaroğlu'nun  "bir kişiyi anarken çok saygılı davranmak" anlamına gelen "(birinin) adını ağzına abdestle almak" deyimini kullandığını çok iyi biliyor. Türkçe'ye çok büyük önem verdiği bilinen Arınç'ın bu deyimden habersiz olması mümkün mü? Elbette değil. Anlamını biliyor hem de çok iyi. Fakat bilmezlikten gelerek Kılıçdaroğlu ve CHP'yi halkın gözünde dinden bihaber, halkın dinî değerlerini benimsemiyormuş gibi göstermekte bir araç olarak kullanıyor.

Sırada Recep Tayyip Erdoğan var. O da Arınç gibi Kılıçdaroğlu'nun ve bazı diğer CHP'lilerin sözlerini anlamazlıktan gelerek çarpıtıyor. Kılıçdaroğlu'nun "Statükocuların Allah'ı Ankara'dadır." sözünü öyle absürt bir şekilde değerlendiriyor ki insan ne tepki vereceğini şaşırıyor. Kılıçdaroğlu'nun "Bir de bize statükocu diyorlar. Statükocunun Allah'ı Ankara'da oturuyor." sözlerine karşılık Erdoğan'ın verdiği cevap şöyle oldu:
Bu densizlik, edepsizliktir, Bu yaradana karşı küstahlıktır, saygısızlıktır. Şahsıma yapılan hakarete her zaman katlanıyorum. Kılıçdaroğlu'ndan Müslümanlar'dan özür dilemesini istiyorum. Buradan, Kastamonu'dan 'Haddini bil, haddini' diyorum. Bunlar 12 Haziran'da sandığa gömülecektir.
Bu cevabın absürtlüğünü açıklamakla zaman kaybetmek yerine AKP'ye yakınlığıyla bilinen ve her durumda Erdoğan'ı savunmak adına adeta şapkasından çıkardığı tavşanlarla dikkatleri çekmiş biri olan Nazlı Ilıcak'ın bu konuyla ilgili yazdıklarını paylaşmayı daha anlamlı buluyorum:
Seçim meydanlarında tartışmalar kızıştı. Kılıçdaroğlu, Siirt'te "Statükocuların Allah'ı Ankara'dadır" dedi. Erdoğan, Kastamonu'dan seslendi: "Allah, mekândan, zamandan münezzehtir. Mutlak yaratıcımız Allah'a nasıl dil uzatıyorsunuz?" diye CHP liderine çattı. Oysa bu bir tâbirdir ve tabii ki Kılıçdaroğlu, Allah'a şirk koşmak amacıyla bu sözleri sarf etmemiştir. Cümle, "En baş statükocu, statükocunun daniskası, en büyüğü" anlamında kullanılmıştır.
Ne yapalım... "Seçim icat oldu... mertlik bozuldu."
Ilıcak'ın çok doğru bir şekilde tespit ettiği gibi Erdoğa'ın bu tavrı mertçe değildir. Devamlı olarak güzel ahlaklı, doğru ve dürüst olmaktan bahseden Erdoğan'ın bu tavrı, kendisinin kazanmak için yer yolu mübah gören bir zihniyette olduğunu açıkça göstermektedir.

Erdoğan'ın vukuatlarına devam edelim. CHP İstanbul milletvekili adayı Binnaz Toprak'ın bir televizyon programında söylediği "...önünden hergün binlerce insanın geçtiği mezarlığın kapısının üstünde ruhuna El Fatiha yazardı. Şimdi ise ‘her canlı bir gün ölümü tadacaktır’ Bu çok sinir bozan bir şey. Zaten bu gerçeği herkes biliyor." şeklindeki sözlere karşılık Erdoğan'ın miting meydalarında verdiği cevap şöyle oldu:
Er ya da geç öleceğiz. Öyle mi? Kimsenin kalması, hiçbir canlının kalması mümkün mü? Ama CHP'li bir milletvekili adayı, hem de koskoca bir profesör, İstanbul'un Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişinde eskiden 'ruhuna fatiha' yazıyormuş da o pek rahatsız etmiyormuş ama şimdi orada, 'her nefis ölümü tadacaktır' ifadesini görünce, bu diyor 'sinir bozucu' diyor.

Sevgili kardeşlerim herhalde Allah'ın ayeti olduğunu bilmiyor profesör. Bunlar, profesörler her şeyi bilen zannediyorlar. İlim sahibi olmak yetmez irfan sahibi olmak yeter. İrfan sahibi olmak nedir? Yunus güzel söylüyor; 'ilim, ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, ya kendin bilmezsen nice okumaktır' diyor. Arif, bilmediğini bilen insandır ama bunlar bilmediklerini bilmiyorlar.

Her gün yüzlerce, binlerce insanın öldüğü şu vatanımızda hoca efendinin önündeki tabutun üzerindeki yeşil örtüde, ne yazıyor? O yazıyor orada ama bunların bundan haberi yok. Haberi olsa bu yanlışı yapmaz. İşte CHP zihniyeti bu, anlayış bu.
Yok yok şaka değil. Bilgisayarınızın monitörüyle falan oynamanıza gerek yok. Erdoğan ciddi ciddi bunları söyledi. En sonunda getirdiği nokta da zaten asıl ulaşmak istenilen yer ve halka verilmek istenen mesaj. Bu noktaya gelebilmek için o kadar edebiyat yapıyor ve sonunda bombayı patlatıyor: "İşte CHP zihniyeti bu, anlayış bu."

En son olarak da Erdoğan'ın devamlı olarak Kılıçdaroğlu'nun Alevi olmasına değinmesi konusuna parmak basmak istiyorum. Sedat Ergin'in bu konuyu irdelediği Erdoğan ve CHP liderinin Aleviliği başlıklı yazısını okumanızı öneririm. Bunun üzerine çok da yazacak bir şey olmadığını düşünüyorum.

Tüm örneklerde tek bir hedef, ortak bir amaç var. CHP şimdiye kadar laiklik-din tartışmasını, çatışmasını kullanarak oy toplamaya, burdan çıkar sağlamaya çalışırdı. Fakat Kılıçdaroğlu'nun başkanlığa gelmesiyle CHP'nin stratejisinde önemli bir değişiklik oldu ve laiklik konusu neredeyse hiç konuşulmuyor. Bu durum ise AKP'nin hiç ama hiç hoşuna gitmedi çünkü bu zamana kadar laikliğin kullanması CHP'ye değil AKP'ye çıkar sağlıyordu. İki parti de bunun farkında olacak ki CHP bundan vazgeçti, AKP ise verdiğim örneklerde de görüldüğü gibi CHP'lilerin dinle uzaktan yakından ilgisi olmayan, dini konularda bilgisiz, halkın değerlerini benimsememiş kişilermiş gibi göstermeye çalışarak CHP'yi laiklik konusunu gündeme getirmeye teşvik, hatta tahrik ediyor. AKP'nin yaptığına kurnazlık denebilir, çakallık denebilir. Argoda bu tavrı tanımlayacak çok daha uygun kelimeler de var fakat burası onun yeri değil.

Sonuç olarak AKP şimdilik CHP'yi ayartmakta pek de başarılı olmuş gibi gözükmüyor. CHP iyi direniyor ama yine de AKP'nin bu tip çarpıtmalar ve manipülatif söylemlerle oy toplamayı ve kendine çıkar sağlamayı başaracağı konusunda şüphem yok. Ama yine de umuyorum ki yanılırım.

18.04.2011

En iyi mizah yazarı ödülü Recep Tayyip Erdoğan'a gidiyor!

Mizah Üretenler Derneği tarafından her yıl düzenlenen "Mizah Ödülleri"nde en iyi mizah yazarı ödülünü 2012 yılında yukarda gördüğünüz buram buram mizah kokan cümlesi sayesinde Recep Tayyip Erdoğan'ın rahatlıkla kazanması gerektiğini düşünüyorum. Kendisi bu ödülü sonuna kadar hakediyor. 8.5 yıldır gece gündüz demeden çalıştı ve sonunda başardı. Kendisini tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyorum.

8.09.2010

Tayyip'in derdi...

Bu paketteki en can alıcı ve Tayyip tarafından en önemli görülen noktanın, paketin Anayasa'nın 125. maddesiyle ilgili değişiklik olduğunu düşünüyorum. İlk olarak bu değişikliğin ne olduğuna bakalım:
Madde 125 – İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. (Ek hüküm: 13.8.1999-4446/2 md.) Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların millî veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir. Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için gidilebilir.

Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şuranın kararları yargı denetimi dışındadır. Ancak, Yüksek Askeri Şuranın Silahlı Kuvvetlerden her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.

İdari işlemlere karşı açılacak davalarda süre, yazılı bildirim tarihinden başlar.

Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı(dır) olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.

İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.

Kanun, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde ayrıca milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık nedenleri ile yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayabilir.

İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.
Kırmızı ile işaretli bölümler 125. maddeye eklenmek istenen kısımları gösteriyor. Burada benim dikkat çekmek istediğim nokta kırmızı ile işaretli ikinci bölüm. Yani yargının, idarenin eylem ve işlemleriyle ilgili yerindelik denetimi yapamayacağını getiren madde.

Peki bu madde neden Tayyip için bu kadar önemli? Tayyip'in referandum konuşmalarını izleyen herkes bunu rahatlıkla görebilir aslında. Meydanlarda toplanmış şakşakçılarına bunu açıkça ifade ediyor. Şunu şu kadara satmaya çalıştık, yargıtay iptal etti. Bunu satmaya çalıştık iptal etti. Şöyle yaptık iptal ettiler. Böyle yaptık iptal ettiler.

Tayyip bu denetimlerden sıkılmış durumda. Öyle yerindelik denetimi falan kaldıramıyor artık. Tayyip bir karar aldırdığı zaman bunun yapılması gerekiyor. Yargıçların bu kararları yerindelik yönünden denetlemesine ve iptal etmesine dayanamıyor. Ben hukuki kılfına uydururum siz de sadece hukuki yönde denetlersiniz ve ben de istediğim şeyi iştediğim gibi satarım, yaparım diyor.

Bana göre bu anayasa değişiklik paketinin özü budur.

25.01.2008

Kronik hazımsızlık

Recep Tayyip Erdoğan'ın iğneleyici karikatürlerle karşılaşınca hazım zorluğu çektiğini geçtiğimiz 4-5 yıl içinde defalarca gördük. İlk hazım sorunu belirtisini Evrensel gazetesinde 5 Nisan 2004 tarihinde çıkan karikatürde görmüştük.

(Büyütmek için resme tıklayın)

Erdoğan, bu karikatür aleyhine açtığı manevi tazminat davasında 10 milyar lira alacaktı ama karar Yargıtay tarafından bozulmuştu.

İkinci hazım sorunu belirtisini Musa Kart'ın 9 Mayıs 2004 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde çıkan karikatüründe görmüştük.

Musa Kart, Cumhuriyet 09.05.2004
(Büyütmek için resme tıklayın)

Erdoğan bu karikatür için Musa Kart ve Cumhuriyet gaztesi aleyhine 10 bin YTL'lik tazminat davası açtı. Sonuçta araya Yargıtay'ın da girmesiyle Erdoğan'ın isteği reddedildi.

Bu olayın hemen ardından Penguen dergisi 24 Şubat 2005 tarihli ve 127 nolu sayısında, Erdoğan'ın Musa Kart aleyhine dava açmasını protesto etmek için Tayyipler Âlemi adını verdiği bir kapak çıkardı.

(Büyütmek için resme tıklayın)

Erdoğan, bu kapak için Penguen'in sahibi Erdil Yaşaroğlu ve Pak Yayıncılık aleyhine 40 bin YTL'lik manevi tazminat davası açtı. Ama giden gelen davalar sonucunda yine istediği sonuca ulaşamadı Erdoğan. Daha sonra bu kararın bozulması için temyize gitti ama bildiğim kadarıyla bundan da çıkan bir sonuç yok.

Bunun ardından 6 Temmuz 2006 tarihli Leman dergisinde çıkan "Reco Kongo Kenesi Türkiye'nin Anasını Ağlatıyor" başlıklı karikatür için Leman dergisi ve çizer Mehmet Çağçağ aleyhine 25 bin YTL'lik manevi tazminat davası açtı.

(Büyütmek için resme tıklayın)


Bu seferkinde ise hakim karikatürün manevi tazminat davası gerektirmeyeceğine karar vererek davayı reddetti.

Görüldüğü gibi Başbakanın karikatürler konusunda kronikleşmiş bir hazım sorunu var. Aslında bu sorun tüm AKP'lilere sirayet etmiş gibi duruyor. Şimdi de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü konu alan iki karikatür hakkında, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in izniyle soruşturma açılmış. Eğer dava açılırsa Musa Kart ve Zafer Temoçin 4 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacaklar. Şimdilik beklemedeyiz. İzleyip neler olacağını göreceğiz.

Uzun lafın kısası, kronik hazımsızlık çok ciddi bir sorundur. Nedeninin iyi teşhis edilmesi gerekir. Yoksa hiç aklınıza gelmeyen kötü sonuçlar ortaya çıkabilir. Bana inanmıyorsanız NTVMSNBC'deki Hazımsızlık deyip geçmeyin başlıklı haberi okumanızı tavsiye ederim.