5.04.2012

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi kaldırılsın! Satranç dersi okutulsun!

Kamuoyunda 4+4+4 kanunu olarak bilinen 6287 nolu İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile ilkokula başlama yaşı 5-6 olarak değiştirildi. Yani bulunduğu yılın Eylül ayının sonunda çocuk 60 aylık ile 72 aylık arasında ise 1. sınıfa başlayacak.

koyun sürüsü
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ilköğretim 4. sınıftan lise 4. sınıfa kadar zorunlu olarak okutuluyor. Yani 8-9 yaş aralığındaki çocuklar bu dersi almaya başlıyor ve 9 yıl boyunca zorunlu olarak bu derse giriyorlar. Bu dersin 9. sınıf kitabındaki sayısız absürtlükten bir tanesine daha önce değinmiştim. Kim bilir 8 yaşındaki çocuklara okutulacak 4. sınıf kitabında neler vardır. Ufacık çocukların beynini bu şekilde yıkamanın, Başbakan'ın dindar gençlik yetiştirme idealiyle ilintili olduğunu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Başbakan bu sayede "milli, manevi değerlerine bağlı, isyankar olmayan" bir nesil yetiştirmeyi hedefliyor. Böylece düşünmeyen, sorgulamayan, iktidarın her yaptığına itaat eden bir nesil yetiştirilmek isteniyor. Sanırım bu tarife uyan nesile koyun sürüsü demek yerinde olacaktır. Başbakan istediği gibi güdebileceği bir koyun sürüsü yetiştirmek istiyor ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi de bu amaca ulaşmak için kullanılan araçların en önemlilerinden biri olarak cephanelikteki yerini alıyor.

satranç eğitimi
Benim buna karşılık önerim ise zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredattan çıkarılması ve yerine zorunlu Satranç dersinin koyulması. Böylece çocuklar 8-9 yaşından başlayarak stratejik düşünmeyi, geleceğe yönelik plan yapmayı, olasılıkları değerlendirecek şekilde düşünmeyi ve daha birçok faydalı şeyi öğrenebilir. Böylesi kendi gelecekleri için çok daha iyi olur. Ayrıca bu durumda hem ülkeleri, hem de insanlık adına çok daha faydalı bireyler olurlar. Sadece bu değişiklikle bile emin olun orta ve uzun vadede Türkiye daha düzgün, yaşanabilir bir ülke haline gelir. Yapılırsa kendi küçük ama etkileri büyük bir hamle olur.

Bu kanunda beni rahatsız eden bir noktaya daha değinmek istiyorum: 
MADDE 9- 1739 sayılı Kanunun 25 inci maddesinin mülga birinci fıkrası aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.

“İlköğretim kurumları; dört yıl süreli ve zorunlu ilkokullar ile dört yıl süreli, zorunlu ve farklı programlar arasında tercihe imkân veren ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarından oluşur. Ortaokullar ile imam-hatip ortaokullarında lise eğitimini destekleyecek şekilde öğrencilerin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçimlik dersler oluşturulur. Ortaokul ve liselerde, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin hayatı, isteğe bağlı seçmeli ders olarak okutulur. Bu okullarda okutulacak diğer seçmeli dersler ile imam-hatip ortaokulları ve diğer ortaokullar için oluşturulacak program seçenekleri Bakanlıkça belirlenir.”
turan dursun - din bu 2
Hepimizin bildiği gibi bu ülke müslümanların yanında, hristiyanlar, museviler ve diğer dinlere mensup kişiler ile inançsızlar da yaşıyor. Bunların hepsi bu ülkenin vatandaşıdır ve kanunlar önünde eşittirler. Bir hristiyan vatandaşımız bu kanunu okuduğunda ne düşünür? "Hz. Peygamberimizin hayatı" ne demektir? Kimin peygamberi? Hangi peygamber? Laik bir devletin kanunlarında böyle bir ibare geçebilir mi?  Resmi dini olan bir ülke olsa anlarım ama laik bir ülkede böyle saçma bir şey nasıl olur? Burası Türkiye işte oluyor böyle absürtlükler. Bu ülkede her şeyin mutlaka mantıksız bir açıklaması vardır... Madem böyle bir ders olacak, ben de bu derste faydalanılacak kaynak olarak bir öneride bulunayım. Turan Dursun'un Din Bu serisinin "Hz. Muhammed" alt başlıklı 2 numaralı kitabı. Gençlerin bilgilenmelerine ciddi katkıda bulunacaktır bu kitap.

Bu arada son bir not daha eklemek istiyorum. Bu kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilme olasılığının ciddi şekilde yüksek olduğunu düşünüyorum. Sadece "Hz. Peygamberimizin hayatı" ibaresi bile bunun için yeterli bana göre ama asıl ciddi sorun kanun tasarısının komisyondan geçirilme şeklinde. Anayasasında demokratik bir hukuk devleti olduğu yazan bir ülkede böyle bir rezilliğin yaşanmış olması bile yeteri kadar büyük bir utanç kaynağıyken, bu rezilliğe Anayasa Mahkemesi tarafından müdahale edilmemesi demokrasi ve hukukla olan son bağlarımızın da kopmuş olduğu anlamına gelecektir.

25.03.2012

AİHM: "Nüfus cüzdanındaki din hanesi, din ve vicdan özgürlüğüne aykırıdır"

Sinan Işık'ın nüfus cüzdanlarında din hanesi bulunmasının din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğu gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptığı başvuru sonucu açılan dava 02.02.2010 tarihinde karara bağlandı. AİHM, nüfus cüzdanında din hanesi bulunmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüyle ilgili 9. maddesine aykırı olduğu sonucuna ulaştı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 3 aylık itiraz süresi için bu karara itiraz etmedi. Fakat bu kararın üzerinden yaklaşık 9 ay geçmiş olmasına rağmen Hükümet bu konuda adım atmayınca Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız, bu ihlalin giderilmesi için neden hiçbir şey yapılmadığını sorduğu ve gerekli düzenlemelerin yapılmasıyla ilgili taleplerini içeren bir dilekçeyi Başbakan'a verdi.  Tüm bunlara rağmen ilk kararın üzerinden geçen iki yılı aşkın sürede Hükümet bu konuda hiçbir adım atmadı. AİHM'nin bu kararı adeta görmezden gelindi. Sanki böyle bir karar çıkmamış gibi davranıldı ve garip bir şekilde hala öyle davranılmaya devam ediliyor.

Kendi adıma acaba nüfus cüzdanlarının yerini alacak yeni kimlik kartlarında din hanesi olmayacak bu nedenle mi nüfus cüzdanlarında bir değişikliğe gidilmiyor diye düşünüyordum ama T.C. Kimlik Kartı'nın tanıtımıyla ilgili siteye bakıldığında din hanesinin bu kartlarda da bulunduğu görülüyor:

Fotoğraf: www.ekds.gov.tr

Anlaşılan o ki Hükümet, AİHM'nin bu kararını umursamıyor. Bu kararı 2 yıldır uygulamamasının başka nasıl bir açıklaması olabilir bilmiyorum. Umarım yeni kimlik kartlarında değişiklik yapılıp din hanesi çıkarılarak bu ilkel uygulamadan vazgeçilir.

AİHM'nin 9. maddenin ihlaliyle ilgili değerlendirmesini yaptığı bölümü aşağıda bulabilirsiniz (Ayrıca kararın Türkçe tam metnine buradan ulaşabilirsiniz):
AİHM, 9. maddede korunduğu şekliyle düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün AİHS anlamında  « demokratik bir toplumun » temel taşlarından birini temsil ettiğini hatırlatmaktadır. Dinsel açıdan bu özgürlük, inananların hayata bakışlarını ve kimliklerini oluşturan çok hayati bir unsur olmasının yanısıra, ateistler, agnostikler, kuşkucular veya konuyla hiç ilgilenmeyen diğer kimseler açısından da önemli bir kazanımdır. Yüzyıllar boyu büyük bedeller ödenerek kazanılmış olan çoğulculuk da bu tür bir toplumda mevcuttur. Bu özgürlük özellikle bir dine bağlı olsun olmasın ve dini vecibeleri uygulasın uygulamasın herkes için geçerlidir (bakınız, diğerleri arasından, Yunanistan aleyhine Kokkinakis davası, 25 Mayıs 1993, prg. 31, seri A no 260-A, ve San Marino aleyhine Buscarini ve diğerleri davası [GC], no 24645/94, prg. 34, CEDH 1999-I).

Din özgürlüğü asıl olarak bireyin vicdanıyla ilgili bir mesele olduğundan, diğer başka şeylerin yanı sıra, kişinin bireysel ve özel olarak ya da topluca, halkın önünde ve aynı inancı paylaşan gruplar dahilinde dinini açıklamasını da içerir. Öte yandan AİHM, daha önce de AİHS’nin 9. maddesi bünyesinde özellikle bir dine bağlı olmama ve vecibelerini yerine getirmeme özgürlüğü gibi bazı negatif hakları irdeleme fırsatı bulmuştur (bakınız, aynı, Kokkinakis, ve Buscarini ve diğerleri davaları, ilgili bölümler).

AİHM, Alevi mezhebine ait olduğunu beyan eden başvuranın din hanesinde İslam yazan bir nüfus cüzdanı taşımak zorunda kaldığını not etmektedir. İlgili şahıs, 7 Mayıs 2004 tarihinde İzmir Asliye Hukuk Mahkemesi önünde   din hanesine kendi mezhebinin yazılması talebiyle dava açmıştır. Öte yandan başvuran, Yargıtay önünde dini inançlarını açığa vurmama hakkına atıfta bulunarak, din ibaresinin zorunlu olmasına karşı çıkmış ve alternatif olarak nüfus cüzdanı üzerinde bu ibarenin kaldırılmasını talep etmiştir. Bununla birlikte, mahkeme Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği görüşe dayanarak « nüfus cüzdanı üzerinde herhangi bir dinin yorum veya dallarının değil yalnızca genel anlamda dinlerin yazıldığı » gerekçesiyle bu talepleri reddetmiştir. Ulusal mahkemeye göre, « Alevi mezhebi, İslam’ın sufizm ve belirli kültürel özelliklerden etkilenen bir yorumudur ».

AİHM, olayların meydana geldiği dönemde uygulamada olan ulusal mevzuata göre başvuranın, her Türk vatandaşı gibi, üzerinde din ibaresi bulunan bir nüfus cüzdanı taşımak zorunda kaldığını gözlemlemektedir. Bu resmi belge hamilinin kimlik bilgilerini öğrenmek için talep eden her idari makama, özel şirkete ya da herhangi bir formalite icabı başka mercilere sunulması gerekmektedir.

Bu bağlamda AİHM, Yunanistan aleyhine Sofianopoulos ve diğerleri ((karar), no 1977/02, 1988/02 ve 1997/02, CEDH 2002-X) davasında, nüfus cüzdanının hangi din ya da mezhepten olursa olsun inananlara bir dini uygulama ya da açığa vurma hakkı sağlamak için bir araç olamayacağına hükmettiğini hatırlatmak gereği duymaktadır. Buna karşın, AİHM dinini ya da mezhebini açığa vurma özgürlüğünün aynı zamanda negatif bir yanı olduğu, yani bir bireyin din ya da mezhebini açığa vurmama ve böylesi bir inanca sahip olup olmadığını belli edecek davranışlarda bulunmak zorunda kalmama hakkı bulunduğu kanaatini taşımaktadır. Bu nedenle, Devlet yetkililerinin ne bireyin vicdan özgürlüğü alanına müdahale etme, ne dini inançlarını araştırma ve ne de ilahiyatla ilgili düşüncelerini açığa vurmaya zorlama gibi bir hakkı olamaz (Yunanistan aleyhine Alexandridis davası, no 19516/06, prg. 38, CEDH 2008-....).

AİHM, mevcut davayı din ve vicdan özgürlüğünün negatif yanı, yani  bireyin dini inançlarını açığa vurmama hakkı açısından inceleyecektir.

Bu bağlamda AİHM, Hükümetin ihtilaflı ibarenin her Türk vatandaşının dini inanç ve düşüncelerini açığa vurmaya zorlamak amacı taşıyan bir uygulama olmadığı yönündeki savını kabul etmemektedir. Burada, herkesin vicdanını yansıtan dini inanç ya da düşüncesini açığa vurmama hakkı söz konusudur. Bu hak, din ve vicdan özgürlüğü kavramının doğasında vardır. 9. maddeyi dini inanç ya da düşünceleri açığa vurmayı amaçlayan herhangi bir zorlamaya izin veriyor şeklinde yorumlarsak, garanti altına aldığı özgürlüğün özüne dokunmuş oluruz (bakınız, mutatis mutandis, Birleşik Krallık aleyhine Young, James ve Webster davası, 13 Ağustos 1981, prg. 52, seri A no 44 ; yine bakınız Anayasa Mahkemesi yargıçlarından birinin sunduğu karşı görüş).

Öte yandan, nüfus cüzdanının (okul kaydı, kimlik kontrolü, askerlik hizmeti, v.s. gibi durumlarda) sıkça kullanıldığı göz önüne alındığında, nüfus cüzdanı gibi resmi belgelerde dini inançların belirtilmesi idari makamlarla olan ilişkilerde ayrımcı davranışlara yol açabilir (Sofianopoulos ve diğerleri, ilgili bölüm).

Üstelik, AİHM nüfus kütüklerinde ya da nüfus cüzdanlarında demografik nedenlerle dinin yazılmasının gerekliliğini anlayamamaktadır, zira böyle bir uygulama dini inançlarını istek dışı beyan etme zorunluluğu öngören bir yasal düzenlemeyi de beraberinde getirir.

AİHM, öte yandan başvuranın talebinin reddedilmesiyle sonuçlanan davanın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mensubu olduğu mezhebi  İslam’ın bir yorumu olarak vasıflandırmasına bakılarak karara bağlanmasına karşı çıktığını gözlemlemektedir. Bu konuyla ilgili olarak AİHM, her zamanki gibi, Devletin, dini çoğulculuk da dahil olmak üzere, her türlü çoğulculuğun nihai garantörü olduğu demokratik bir toplumda, yetkili mercilerin, başkalarına zarar verecek şekilde dini yorumlardan birine ayrıcalık tanımaya ya da başka bir dini topluluğu veya bu topluluğun bir kısmını rızası olmaksızın birleşik bir yönetim altında toplamaya veya böyle bir yönetime maruz bırakmaya yönelik önlemler almak gibi bir rolü olmadığını hatırlatmaktadır (Yunanistan aleyhine Serif davası, no 38178/97, prg. 53, CEDH 1999-IX). AİHM içtihadına göre Devletin nötr ve tarafsız olma zorunluluğu, dini inançların veya bu inançların ifade edilme yollarının meşru olup olmadığını belirlemek konusunda ona bir takdir hakkı tanımaz ve bu zorunluluk kapsamında Devlet, aynı gruba dahil olsalar bile karşı görüşe sahip toplulukların birbirlerine hoşgörü göstermelerini sağlamalıdır (bakınız, mutatis mutandis, Yunanistan aleyhine Manoussakis ve diğerleri davası, 26 Eylül 1996, prg. 47, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-IV ; yine bakınız Moldovya aleyhine Bessarabie Metropoliten Kilisesi ve diğerleri davası, no 45701/99, prg. 123, CEDH 2001-XII).

AİHM, bu nedenle ulusal mahkemelerin başvuranın mezhebiyle ilgili değerlendirme yaparken  İslam dini alanını ilgilendiren işlerde yetkili bir makamın tavsiyesini esas almasının Devletin nötr ve tarafsız olma yükümlülüğü ile bağdaşmadığı  kanaatine varmaktadır.

Hükümet, 5490 sayılı kanunun getirdiği yasal değişiklikten sonra başvuranın din hanesinin boş bırakılmasını talep etme imkânı bulduğu hususunda AİHM’nin dikkatini çekmektedir.

AİHM, 29 Nisan 2006 tarih ve 5490 sayılı kanun gereğince, nüfus kütüklerinin hâlâ bireylerin dini hakkında bir bilgi içerdiğini gözlemlemektedir (aynı kanunun 7. maddesi). Bununla birlikte, aynı yasanın 35. maddesinin 2. fıkrasına göre « aile kütüklerindeki din bilgisine ilişkin talepler, kişinin yazılı beyanına uygun olarak tescil edilir, değiştirilir, boş bırakılır veya silinir ».

AİHM’in kanaatine göre, bu yasa değişikliği yukarıda ifade edilen değerlendirmeleri hiçbir şekilde etkilememektedir, zira nüfus cüzdanlarında dine ayrılan hane – boş veya dolu – var olmaya devem etmektedir. Öte yandan, nüfus cüzdanı üzerindeki dinle ilgili bilgiyi değiştirmek isteyen ya da burada dinlerinin yazılmasını istemeyen kimseler yazılı beyanda bulunmak zorundadırlar. Her ne kadar yasa ve yönetmelik metinlerinde bu beyanın içeriği hakkında bir bilgi bulunmasa da,  AİHM nüfus kütüklerindeki din hanesinin kaldırılması talebinin başlı başına bireylerin tanrıya karşı tutumlarının bir ifşasını oluşturabileceğini gözlemlemektedir (bakınız, mutatis mutandis, Norveç aleyhine Folgerø ve diğerleri davası [GC], no 15472/02, prg. 98, CEDH 2007-VIII, ve Hasan ve Eylem Zengin, ilgili bölüm, prg. 73).

Başvuran için durum böyle olmuştur. Başvuran, nüfus cüzdanı üzerinde yazılmasını şağlamak için yetkili makamlara mezhebini beyan etmesi gerekmektedir. Bu  şekilde elde edilen ve günlük yaşamda sıkça kullanılan bir nüfus cüzdanı, başvuranı her kullanımda de facto olarak istemeden dini inançlarını beyan etmek zorunda bırakan bir belge oluşturmaktadır.

Her ne olursa olsun, bir nüfus cüzdanı dine ayrılmış bir hane içeriyorsa, bu haneyi boş bırakmak kaçınılmaz olarak belirli bir çağrışım yaratacaktır. Dinle ilgili hanesi boş bırakılan bir nüfus cüzdanı taşıyan kimseler, kendi iradeleri dışında ve kamu görevlilerinin müdahele riski altında, nüfus cüzdanlarında dini inançları yazılı kişilerden ayırt edileceklerdir. Diğer taraftan, nüfus cüzdanı üzerinde hiçbir ibare olmamasını talep etme yaklaşımı bireyin derin inançları ile yakından bağlantılıdır. Bunun sonucu olarak AİHM, bireyin en mahrem yönlerinden birinin hâlâ ifşa edildiği kanaatine varmaktadır.

Böylesi bir durum, hiç  şüphesiz dini inanç ve düşüncelerin ifşa edilmeme özgürlüğü kavramına aykırı düşmektedir. AİHM’in bütün bunlardan edindiği kanaate göre, söz konusu ihlalin kaynağı olan sorun Alevi olan başvuranın mezhebinin nüfus cüzdanı üzerine yazılmasının reddedilmesi değil, dinin – zorunlu veya isteğe bağlı – olarak nüfus cüzdanı üzerine yazılması sorunudur. Bu nedenle AİHM, başvuranın 29 Nisan 2006 tarihli yasa değişikliğine rağmen hâlâ bir ihlale maruz kaldığını iddia edebileceği sonucuna varmakta ve Hükümetin itirazını reddetmektedir.

Dolayısıyla, AİHS’nin 9. maddesi ihlal edilmiştir.
AİHM bu değerlendirmesinde ülkemizde sık sık kullanılan ve aslında AKP hükümetinin de yaptığı kanun değişikliğiyle benimsemiş olduğunu gösterdiği "madem İslam yazmasını istemiyorsunuz o zaman din hanesini  değiştirin veya boş bırakın" argümanına da gerekli cevabı vermiş oluyor ve din hanesi diye bir bölümün varlığının AİHS ile garanti altına alınmış olan din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olduğunu gerekçeleriyle birlikte açıkça ortaya koyuyor.

14.03.2012

"Yargıya müdahele edemeyiz" mi acaba?

Fofoğraf: ntvmsnbc.com
Bu sözler Recep Tayyip Erdoğan'ın 13 Nisan 2011'de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulunda yaptığı konuşmadan alındı. Tutuklu gazetecilerin çokluğu ve Ahmet Şık'ın basılmamış kitabı nedeniyle tutuklanması konularında gelen eleştirilere Başbakan yargı bağımsızlığına vurgu yaparak cevap veriyordu:
Çeşitli terör örgütleri ve darbecilerle olan ilişkileri yüzünden yargılanıyorlar. Yürütmenin de bu noktada müdahalede bulunmasının imkanı yoktur, yargı bağımsızdır.
...
Bu basılmamış denen kitapla ilgili kararı ben vermedim. Bu medya mensuplarının bilgi ve belgeler neyin geldiğini gösteriyor ki yargı yürütmeye burada bir hazırlık var hemen gidin diyor. Bakınız burada bir şey diyorum bomba kullanma suçtur, bombanın yapılacağı maddeleri kullanmak da suçtur. Bomba yapmanın ihbarı gelmişse güvenlik güçleri bunları toplamaz mı. Burada da daha önce gelmiş bilgiler gelmişse yargıda bu kararı vermiştir ve güvenlik güçlerine gidin alın demiştir. Bu kitap internet sitelerine girmiştir ve burada ne olduğu görülmüştür. Bu yürütmenin değil yargının aldığı bir karardır. İşimize gelince bağımsız yargı diyorsunuz, Türkiye’ye gelince yürütmeye bağlı yargı diyorsunuz ama Türkiye’de bağımsız yargı var, yürütmeye bağımlı bir yargı yok.
Erdoğan'ın yargı bağımsızlığı konusunda söyledikleri yanlış değil. Bu yargının tasarrufudur, biz yargıya müdahele edip şöyle yapma böyle yap gibi bir şey söyleyemeyiz, böyle bir yetkimiz yok diyor ve bunda da haklı aslına bakarsanız. Haklı olmasına haklı ama keşke bu sözlerinin gereği gibi hareket edebilseydi. Bu sözlerinin üzerinden henüz 1 yıl bile geçmemişken 7 Şubat 2012 tarihinde şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile eski MİT Müsteşarı ve yardımcısının KCK soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılmasıyla her şey bir anda değişti. 10 Şubat'ta MİT kanununda değişiklik yapılacağı açıklandı. 11 Şubat'ta bu kişileri ifadeye çağıran Savcı Sadretti Sarıkaya soruşturmadan alındı. Bütün gün ve gece çalışan TBMM, 17 Şubat'ta sabah 05:50 sularında kanun değişikliğini kabul etti:
Kanuna göre, MİT mensupları veya Başbakan tarafından belirli bir görevi yerine getirmek üzere kamu görevlileri arasından görevlendirilenler, görevin niteliğinden doğan veya görev sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlı olacak. 

Bu kişilerin, özel yetkili mahkemelerin görev alanlarına giren suçları işledikleri iddiasıyla haklarında soruşturma yapılmasında da Başbakanın izni aranacak. 

Kanun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle devam eden soruşturma ve kovuşturmalarda da Başbakanın iznine bağlı olma hükmü uygulanacak.
Aynı gün içinde de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylandı. Tabii burada değinmeden geçilmemesi gereken bir husus da Cumhurbaşkanı Gül'ün şike davasıyla ilgili kanun değişiklikte ve MİT kanunundaki değişiklikte sergilediği siyahla beyaz kadar farklı tavırlardır.

Abdullah Gül, Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanunla ilgili olarak TBMM'de kabul edilip kendisine gelen değişikliği 8 gün sonra veto ederken kamuoyuna yaptığı açıklamasında veto gerekçelerinden birisini şöyle ifade ediyordu:
...kamuoyunda, genel ve gereklilikten doğan bir düzenleme olmaktan ziyade, halen yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında bulunan kişilere yönelik özel bir düzenleme olduğu intibaını uyandırdığı, bu durumun da değişikliğin esas amacı dışında özel bir saikle hazırlandığı eleştirilerine sebebiyet verdiği görülmektedir.
Aynı cümleleri kopyala/yapıştır ile MİT kanununda yapılmak istenen değişikliğin veto gerekçesi olarak kullansa cuk oturacak ve kimsenin de itiraz edemeyeceği bir gerekçe olmaz mıydı bu? Yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrılan kişilerin ifade vermesinin önüne geçmek için atılmış bir adımdı. Heralde bu konuda kimsenin farklı bir görüşü yoktur. Herkes bu değişikliğin amacının bu olduğu konusunda hemfikir. Zaten her şey ortada olduğu için kanun değişikliğinin amacıyla ilgili çok da tartışılacak bir şey yok. Gelelim bu durumun oluşturduğu sorunlara:

Savcının görevden alınması bir tesadüf müdür? Bu tamamen yargı organlarının bir tasarrufu mudur yoksa bunda yürütmenin bir payı var mıdır?

Bu kanun değişikliği dolaylı yollardan da olsa yargıya müdahele değil midir?

TBMM, Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın bu olaydaki tavırları göz önüne alındığında bu ortamda Erdoğan'ın söylediği gibi yargının bağımsızlığından söz edilebilir mi? Hakim ve savcıların böyle bir ortamda bağımsız hareket edebileceklerinin garantisi var mıdır?

Muhtemelen sizin de aklınıza benzer veya farklı bir çok soru geliyordur. Daha fazla uzatmadan sizi bu gibi soruların cevaplarıyla baş başa bırakıyorum.

9.03.2012

Tehdidin eleştiri, eleştirinin hakaret sayıldığı ülke

Fotoğraf: Radikal
Çok garip bir ülkede yaşıyoruz. Gün geçmiyor ki anlamakta zorlandığımız bir mahkeme kararlarıyla karşılaşmayalım. Bu kararların önemli bir kısmını da düşünce ve ifade özgürlüğüyle ilgili olanlar oluşturuyor. Genelde normal bir eleştirinin hakaret olduğu yönünde verilen kararlarla dumura uğrarken bu sefer de tersi yönde bir kararla neye uğradığımızı şaşırdık:
...dünyaca ünlü piyanist İdil Biret’in 11 Temmuz 2009’da Topkapı Sarayı’nda verdiği açık hava konserini, 20 arkadaşıyla birlikte protesto eden eski Alperen Ocakları İstanbul Başkanı Mustafa Kayatuzu’nun İstanbul 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davası karara bağlandı.

20 arkadaşıyla Topkapı Sarayı’nda şarap içilmesini protesto eden, Topkapı Sarayı’nın kapısına gelerek konser afişlerini yakan grup adına, "Şu kapıdan elinde şarap şişeleriyle giren hainleri gördük. Aklınızı başınıza alın demiyorum. O başınızı gövdenizden alırız diyoruz" diyen Kayatuzu, beraat etti.
Evet evet yanlış okumadınız. Bu sözleri söyleyen adam beraat etmiş. Gerekçesi de davranışlarının şiddet ve saldırı içermemesiymiş. Bu nedenle eleştiri hakkının kullanımı olarak değerlendirilmiş. Şaka gibi öyle değil mi? Mesela yarın bir grup çıkıp TBMM'nin önünde basın toplantısı yapsa ve "Bilmem ne yasasını değiştirmek isteyen hainleri gördük. Aklınızı başınıza alın demiyorum. O başınızı gövdenizden alırız diyoruz." derse ve hiçbir şiddet sergilemeden ve saldırıda bulunmadan olay yerinden ayrılsa (tabii eğer hala polisler tarafından yaka paça gözaltına alınmaşsa) ne olur? Mahkemeden benzer şekilde bir karar çıkar mı? Bunun cevabını size bırakıp başka örneklere geçmek istiyorum.

Fotoğraf: t24.com.tr
Gazeteci Erbil Tuşalp'in 2005 ve 2006 yıllarında yazdığı iki yazıda (1- İstikrar 2- Geçmiş olsun) Recep Tayyip Erdoğan'a hakaret ettiği gerekçesiyle aldığı ceza nedeniyle Türkiye, AİHM tarafından tazminat ödemeye mahkum edildi:
Erbil, Yargıtay’ın da 2008’de mahkeme kararını onaması üzerine konuyu AİHM’e taşıyarak Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ifade özgürlüğünü garanti altına alan 10. maddesini ihlal ettiği tezini ileri sürdü. AİHM’nin davayla ilgili savunmasına başvurduğu Türkiye, Tuşalp’in makalelerinde yer alan bazı ifadelerin Erdoğan’ın “onur, şeref ve şahsiyetine saldırı” ve “iftira” niteliğinde olduğu, bu nedenle de ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının demokratik bir toplumda gereklilik olduğunu öne sürdü. 

Türkiye’nin şikayetlerini geri çeviren AİHM, dün açıkladığı kararda basının demokratik toplum açısından vazgeçilmez işlevine dikkat çekerek basın özgürlüğünün, bir derece abartı ve tahrik içerebileceğini hatırlattı. İncitici, şok edici ve rahatsızlık verici vurguların da ifade özgürlüğü kapsamına girdiğini ve bunun, demokratik bir toplumun varlık sebepleri arasında yer alan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş fikirliliğin gerekleri olduğunu kaydeden AİHM kararında, “Başbakan Erdoğan daha hoşgörülü davranmalıydı” yorumunda bulunuldu. 

Eleştiri sınırının siyasiler için normal bireylerden daha yüksek olduğu da AİHM kararında altı çizilen unsurlar arasında yer aldı. Yazıların Erdoğan’ın siyasi kariyeri ya da özel yaşamını olumsuz etkilediğine dair bulguya rastlanmadığına dikkat çeken AİHM, Tuşalp’in ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının demokratik bir toplumda gereksiz olduğuna hükmetti.
İşte bu. Bizde durum budur aslında. Eleştiri biraz sert, sözler iğneleyici olunca eleştiri hakkı, ifade özgürlüğü gibi kavramlar hemen bir kenara atılıp kişilerin "hakları" gerekçe gösterilerek suç unsuru bulunduğu  sonucuna ulaşılır. Bu arada AİHM'nin davayla ilgili karar metnine buradan ulaşabilirsiniz.


Tabii bir de son yılların en popüler davaları olan "dini değerlere hakaret" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" davaları var. Nedim Gürsel'in Allah'ın Kızları, Richard Dawkins'in Tanrı Yanılgısı, Metis Yayınlarının Ajanda 2010: İllallah! kitapları bu nedenle mahkemelik oldu ve davalar hala devam ediyor.


Penguen mizah dergisinde çizdiği yukarıda gördüğünüz karikatür nedeniyle Bahadır Baruter hakkında soruşturma başlatıldı ve 1 yıl hapis istemiyle dava açıldı. Ekşi Sözlük'teki Hz. Muhammed başlığında yazılanlar nedeniyle 100'ün üzerinde yazar hakkında soruşturma başlatıldı. Bir Ekşi Sözlük yazarı için ise din saçmalığı başlığında yazdıkları için 1.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Twitter'daki allah (c.c.) hesabının sahibi ve takipçileri (200 bin kişi civarında) hakkında Serdar Tuncer tarafından suç duyurusunda bulunuldu, dava açılıp açılmayacağını zaman içinde göreceğiz. En son olarak da Ekşi Sözlük'teki muhtelif yazılar nedeniyle Mehmet Baransu tarafından twitter'da ekşi sözlük kapatılsın kampanyası başlatıldı ve daha sonra 13 yazar hakkında suç duyurusunda bulunuldu, dava açılıp açılmayacağını zaman içinde göreceğiz.

Mehmet Baransu'nun şikayet dilekçesine bakarsanız eklerinde sunduğu delillerin aslında hakaretle hiç ilgisi olmayan şeyler olduğunu görürsünüz. Aynı şekilde allah (c.c.)'nin yazdıklarında da bana göre herhangi bir suç unsuru bulunmuyor. Bu nedenle normal şartlar altında Mehmet Baransu ve Serdar Tuncer'in şikayetleriyle ilgili olarak savcıların dava açılmasına gerek olmadığına karar vermesi gerekir. Ama yazıda asıl anlatmaya çalıştığım şey de buydu. Konu düşünce ve ifade özgürlüğü olduğunda, eleştiri hakkı olduğunda Türkiye'de işler normal işlemiyor maalesef. Bu nedenle bu iki şikayet sonucunda dava da açılabilir, hapis cezaları da çıkabilir. Burası Türkiye. Her şey olabilir. Daş düşebülü ayu çıkabülü.

7.03.2012

Kimin kalbi daha taş?

Fotoğraf: Twitter/@necdetunuvar
Bugün haber sitelerinde gördüğüm bir haber beni şaşırttı. Ama beni bundan daha da fazla şaşırtan bir şey vardı ki o da bu tip haberlere hala şaşırabiliyor oluşumdu. Her neyse sözü fazla uzatmadan şaşırmama şaşırdığım haberi paylaşayım. Recep Tayyip Erdoğan partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında şu cümleyi kullanmış:
Uludere ile ilgili basın toplantısı yapan BDP milletvekillerinin kameraların önünde pervasızca kahkaha atmaları bunların ne denli vicdanlı olduğunu, ne denli gerçekten ruhsuz, taş kalpli, iki yüzlü olduklarının ispatıdır. 
Bunda bu kadar şaşırılıcak ne var dediğinizi duyar gibiyim. Aslında haklısınız, bunda şaşırılacak bir şey yok. Bu tip aşağılayıcı ifadeler Başbakan'ın siyasi kimliğinin önemli bir parçası ve her nedense bu üslup kendisine başarı getiriyor veya öyle gözüküyor. Ama yazının asıl konusuna ve başlıktaki karşılaştırmayı yapmamızı sağlayacak şeye gelelim. Sizinle sadece bir video paylaşacağım. BDP milletvekilleri ne kadar taş kalplidir bilemem ama sizler bu videoyu izledikten sonra kalplerin kıyaslamasına geçebilirsiniz.


Bu görüntülerin üzerine yorum yapma gereği görmüyorum. Sayın Başbakanımız her şeyi net bir şekilde ortaya koymuş.

26.02.2012

Endoktrinasyon bizim işimiz!

Yanda gördüğünüz kitap üzerinde de belirtildiği gibi Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından onaylanmış olup 5 yıl süreyle 9. sınıf öğrencilerine okutulacaktır. Bu kitap sadece Musevi ve Hristiyan vatandaşlara (Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden muaf tutuldukları için) okutulmayacaktır. Siz kimliğinizde yazan İslam ibaresini sildirmiş olsanız ve din hanesi boş olsa bile bu derse girmeye mecbursunuz. Yani ateist, agnostik veya deist olsanız bile bu derse girmek zorundasınız. Devlet sizi ve/veya çocuğunuzu bu dersi almak zorunda tutuyor.


Ateistlere zorla okutulan bu kitapta ateizmle ilgili neler yazdığına bir bakalım:


1 numaralı kutu içine aldığım bölümde ateizmin ne olduğu ve ateistlerin nasıl düşündüğü, neyi savunduğu hakkında bilgi verilmeye çalışılmış. Evet bilgi verilmiş diyemiyorum, sadece çalışılmış ve gayet de başarısız olunmuş.

İlk olarak ateizm bir inanç biçimi değildir. Ateizm inanç yokluğunu ifade eder. Ateistler tanrının var olduğunu inanmazlar. Bu inanmama da körü körüne veya bilgisizce bir eylem değildir. Ateistler, tanrının var olduğuna inanmak için yeterli delil olmadığını düşündükleri için inanmazlar. Bu bir inanç biçimi değildir. Örnek vermek gerekirse Noel Baba'nın veya perilerin ve Van Gölü canavarının var olduğuna inanmamak bir inanç biçimi olarak değerlendirilebilir mi? Bu saydığım şeylerin var olduğunu gösteren yeterli delil var mıdır? Olmadığına göre bunların var olduğuna inanmamak en doğal tavır değil midir? Aynı mantıkla ateistlerin tavrı da tanrının var olduğunu gösteren yeterli delil olmadığı için tanrının var olduğuna inanmamaktır.

Tabii belli koşullar altında ateistler tanrının var olmadığı iddiasını da savunabilirler. Buna pozitif ateizm denir. Eğer tanrının özellikleri net ve teste açık bir şekilde ortaya koyulmuşsa böyle bir tanrının var olmadığı veya var olamayacağı görüşü savunulabilir. Bu konuyu fazla uzatmadan mantık'ın Pozitif Ateizm Nedir? başlıklı makalesini okumanızı önereceğim.

Çok kısa olarak bir noktaya daha değinip sonra ikinci bölüme geçeceğim. Ateistlerin, dinlerin ve dini değerlerin tamamına karşı oldukları belirtilmiş. Dinlerin doğru olduğunu kabul etmemekle beraber toplumlar için gerekli olduğu düşünen ateistler de vardır. Yani tüm ateistler dinlere karşıdır demek doğru değildir. Bu konuda standart bir görüş yoktur. Her bireyin görüşü farklı olabilir. Dini değerler konusuna gelelim. Çalmamak, öldürmemek, yalan söylememek, ihtiyacı olanlara yardımcı olmak vb. evrensel olarak kabul gören değerlere (aslına bakarsanız bunların gerçek anlamda dinle bir ilgisi yoktur) ateistlerin karşı olduğunu söylemek mümkün değildir. Eğer dini değerler ile kastedilen bu ve benzeri şeyler ise ateistlerin bunlara karşı olduğunu söylemek kesinlikle yanlıştır.

Gelelim 2 numaralı kutu içine aldığım ve asıl vahim olan kısıma. Tanrının varlığı konusunda şüpheye düşenlerin ruhsal bunalımlar yaşadıklarını, kendilerini boşta hissettiklerini ve böylece satanistlerin tuzaklarına düştükleri söyleniyor. "Vahye dayanmayan inanç biçimleri" derken aslında ateizmi kastettiğini anlamak güç değil. İlk bölümde ateizmin bir inanç biçimi olduğunu söyledikten sonra burada ateizmi hedef gösterdiği konusunda en ufak bir şüphe yok. Toplum içinde ateizmin argümanlarının savunulması, duyurulması insanların tanrının varlığına dair şüphelerini artıracağı için açık bir şekilde ateizmin, satanizmin yaygınlaşmasına neden olacağı söyleniyor. Satanizm ise 90'ların başında ergenler arasında moda olan ve günümüzde hiçbir gerçekliği ifade etmeyen şekliyle tarif edilmiş. Satanistlerin bir suç örgütü olduğu, hayvanlara ve insanlara işkence yaptığı iddia ediliyor.

Normalde belki de bunlara sadece gülüp geçmek gerekir. Ama maalesef durum o kadar basit değil. Burada ateizmin, tanrı inancını sarsarak insanların bunalıma sürüklenmesine ve böylece satanistlerin ağına düşmelerine neden olan ve bu nedenle de toplum için zararlı bir şey olduğu mesajı verilmek isteniyor. Asıl hedef satanizm veya satanistler değil. Asıl hedef ateizm ve ateistler. Satanizm sadece ateizmin ve dolayısıyla ateistlerin hedef gösterilmesi için bir araç olarak kullanılıyor.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi bunları ailesi ve/veya kendisi ateist olan ve bunu da kimliğindeki İslam ibaresini sildirmiş kişilere bile zorla okutuyorsun. Kısaca endoktrinasyon bizim işimiz diyorsun!

18.02.2012

Dindar gençlik meselesi

Vedat Kemer / Akşam
Uzun süredir burayı boşlamıştım. Bundan sonra düzenli olarak gündemdeki konular üzerine görüşlerimi paylaşmayı planlıyorum. İlk olarak Başbakan Erdoğan'ın dindar gençlik planıyla ilgili düşüncelerimi aktaracağım.

Öncelikle Erdoğan'ın söylediklerine bakalım:

Benim ifademde dindar bir gençlik yetiştirme var. Bunun arkasındayım. Benim ifademde dindarlar, dinsizler diye bir ifade yok. Dindar bir gençlik yetiştirme var. Bunu yine söylüyorum, bunun arkasındayım. Sayın Kılıçdaroğlu, sen bizden, muhafazakar demokrat parti kimliği sahibi AK Parti'den, ateist bir nesil yetiştirmemizi mi bekliyorsun? O belki senin işin olabilir, senin amacın olabilir. Ama bizim böyle bir amacımız yok. Biz muhafazakar ve demokrat, milletinin, vatanının değerlerine, ilkelerine, tarihten gelen ilkelerine sahip çıkan bir nesil yetiştireceğiz. Bunun için çalışıyoruz.
Daha sonraki bir ifadesinde ise şöyle diyor:
Bir haftadır köşelerinde yazanlara sesleniyorum; bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz? Siz bu gençliğin büyüklerine isyankar bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Siz, bu gençliğin milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Biz, sizlerle burada anlaşamayız ama 'çağdaş bir nesil' derken, dindar bir nesil çağdaş olamıyor mu? Hem çağdaş hem dindar olunamıyor mu? Beyler, önce başınızı öne eğin de hem çağdaş hem dindar bir nesil nasıl yetiştirilirmiş onu bir düşünün. Dindar bir nesil özgürlüklere saygılıdır; dindar bir nesil, farklı düşüncelere, farklı inanç gruplarına da saygılıdır. O terbiyeyi alarak yetişmiş bir nesiliz biz. Bu saygının nasıl gösterilmesi gerektiğini de bugüne kadar gösterdik, bundan sonra da gösteririz.
Erdoğan'ın lugatında "dindar" kelimesinin karşılığı olarak "muhafazakar ve demokrat, milletinin, vatanının değerlerine, ilkelerine, tarihten gelen ilkelerine sahip çıkan kişi" yazdığı anlaşılıyor. Ayrıca dindarların; özgürlüklere, farklı düşüncelere ve farklı inanç gruplarına saygılı olduğunu ve kendilerinin bu özellikleri bugüne kadar gösterdiklerini söylüyor. 

Maalesef ne dindar tanımına ne de dindarların özellikleri olarak belirttiklerine katılmak mümkün değil. Dindar bir kişi muhafazakar ve demokrat olmayabilir, milletinin ve vatanının değerlerine ve ilkelerine sahip çıkmayabilir. Dindar olmakla bunlar arasında direk bir ilişki yoktur. Dindar bir kişi inandığı dinin ilkelerini hayatında en ön planda tutan kişidir. Dindar kişi muhafazakar da olabilir, sosyalist de olabilir, demokrat da olabilir faşist de olabilir. Dindarlık kavramının sanki dinle hiçbir ilgisi yokmuş da sadece siyasi bir olguymuş gibi göstermeye çalışmak hiç gerçekçi değil. 

Dindarların özgürlüklere, farklı düşüncelere ve farklı inanç gruplarına saygılı olduğunu ve kendilerinin bu özellikleri bugüne kadar gösterdikleri iddiası ise neresinden tutarsak tutalım elimizde kalıyor. Yalnızca bir önceki yazımdaki 2011 seçimleri öncesinde AKP cephesinden gelen açıklamalara ve o "dindar" denilen ekibin tavırlarına bakmak bile bu iddiaların temelsizliğini görmek için yeterlidir. Hadi onları geçtim, yukarıdaki ifadelerde bile dindar olmayanlara karşı bir aşağılama, hor görme yok mu? "Siz, bu gençliğin milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz?" sözlerinde dindar olmayanların bu ülkeye hiçbir faydası olmayan boş, değersiz, işe yaramaz insanlar olduğu iması yok mu sizce? Özellikle de dindar gençlik yetiştirme planını eleştirenlere karşı yaptığı "bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz?" çıkışı, Erdoğan'ın dindar olmayanları nasıl gördüğüyle ilgili net bir fikre sahip olmamız için yeterli değil midir?

Tabii konunun bir de gençliği kendi siyasi görüşlerine göre yetiştirme ideali var ki belki de yukarıda saydıklarımdan daha tehlikeli ve rahatsız edici olan da budur. Erdoğan bu nedenle sadece muhalif kesimlerden değil şimdiye kadar kendisine birçok konuda destek veren kesimlerden de ciddi eleştiriler aldı. Her ne kadar eleştiriler üzerine hedeflerinin öğrencileri formatlamak olmadığını, hedeflerinin özgürlükler ve demokrasi olduğunu söylese de laf ağızdan bir kere çıkıyor ve söylenenler bu kadar net bir şekilde ortadayken ne kadar çevirmeye çalışsanız da söylediğiniz şeyler değişmiyor. Yazının başındaki iki alıntıda Erdoğan'ın gençliği hangi kriterlere göre yetiştirmek istediği, hangi özelliklere sahip gençleri makul gördüğü hangilerini ise birer tinerci gibi gördüğü net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Peki bir iktidarın böyle bir hakkı var mıdır? Erdoğan, AKP'nin muhafazakar demokrat bir parti olduğu için gençleri de muhafazakar demokrat görüşe uygun olarak yetiştirmek istediklerini söylüyor. Peki yarın sosyal demokrat veya sosyalist veya kemalist veya faşist bir parti iktidar olduğunda ne olacak? Bu sefer de onların görüşlerine göre mi gençler yetiştirilmeye çalışılacak? Böyle bir şey olabilir mi? Gençler yapboz tahtası mıdır? Eğitim siyasi görüşlere göre şekillenecek bir şey değildir. Eğitim siyasi görüşlerden bağımsız olmalıdır. Mesela Erdoğan hedeflerinin özgürlükler ve demokrasi olduğunu söylüyor. Peki gençlere okullarda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve/veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi öğretiliyor mu? İnsan hakları ve özgürlük kavramları gençlere küçük yaşlardan itibaren aşılanıyor mu? Veya Erdoğan'ın dindar kişinin özellikleri arasında saydığı farklı düşüncelere, farklı inanç gruplarına saygılı bir yaklaşım ders kitaplarında mı var yoksa tam tersine belli grupları yok sayan ve hatta aşağılayan bir yaklaşım mı hakim bu kitaplara?

Kısaca dindar gençlik yetiştirme projesi neresinden tutarsak tutalım elimizde kalıyor. Erdoğan'ın bir sözü diğerini, yaptıkları ise hiçbirini tutmuyor.

19.05.2011

Bel altı vuruş aracı olarak "Din"

Seçim vakti yaklaştıkça AKP'nin, büyük çoğunluğu muhafazakâr olan seçmenin manevi duygularını kullanarak çıkar sağlamaya çalıştığını görüyoruz. Bunu da hiç çekinmeden ve çok açık bir şekilde gerçekleştiriyorlar. Fakat yaptıkları şeyin ne kadar yapmacık ve popülist olduğunu görebilmek için çok da zeki olmaya gerek yok. Bu nedenle yapılan şey aslına bakarsanız, insanların zekâsına hakaretten başka bir şey değil. Bu iddiamı destekleyen birkaç örneği paylaşmak istiyorum.

Bülent Ecevit'in resminin AKP'nin seçim afişinde kullanılma şeklini eleştiren Kemal Kılıçdaroğlu'nun kullandığı  "Ecevit adını ağzına almak için abdest alman lazım." sözlerine Bülent Arınç'ın verdiği cevap şöyle oldu:
Şimdi bu o kadar gülünç bir söz ki bu ne İslam'ı bilmektir, ne abdesti bilmektir, ne namazdan haberdar olmaktır ne de Ecevit'i methetmektir. Çünkü abdest dediğimiz şey, İslami bir kuraldır. Biz Kuranı Kerim'i okurken, ona dokunurken, abdestimizi alıyoruz. Camiye girerken, namaz kılarken, abdestimizi alıyoruz. Ama hazreti peygamber derken, ona salatü selam getirirken, abdest almıyoruz. Buna ihtiyaç duymuyoruz. Günde 50 defa yandım Allah diyoruz ama, her birinde abdest almıyoruz.
Bülent Arınç burada açık bir şekildeki tribünlerdeki muhafazakâr seçmene "bakın bu adamlar ne zaman abdest alınacağını bile bilmiyor, bunların İslam'la uzaktan yakından ilgisi yok. oyunuzu vermeden önce iyi düşünün!" mesajı vermek istiyor. Peki bunda ne sorun var diyenler olabilir. Sorun çok açık. Bülent Arınç aslında Kemal Kılıçdaroğlu'nun  "bir kişiyi anarken çok saygılı davranmak" anlamına gelen "(birinin) adını ağzına abdestle almak" deyimini kullandığını çok iyi biliyor. Türkçe'ye çok büyük önem verdiği bilinen Arınç'ın bu deyimden habersiz olması mümkün mü? Elbette değil. Anlamını biliyor hem de çok iyi. Fakat bilmezlikten gelerek Kılıçdaroğlu ve CHP'yi halkın gözünde dinden bihaber, halkın dinî değerlerini benimsemiyormuş gibi göstermekte bir araç olarak kullanıyor.

Sırada Recep Tayyip Erdoğan var. O da Arınç gibi Kılıçdaroğlu'nun ve bazı diğer CHP'lilerin sözlerini anlamazlıktan gelerek çarpıtıyor. Kılıçdaroğlu'nun "Statükocuların Allah'ı Ankara'dadır." sözünü öyle absürt bir şekilde değerlendiriyor ki insan ne tepki vereceğini şaşırıyor. Kılıçdaroğlu'nun "Bir de bize statükocu diyorlar. Statükocunun Allah'ı Ankara'da oturuyor." sözlerine karşılık Erdoğan'ın verdiği cevap şöyle oldu:
Bu densizlik, edepsizliktir, Bu yaradana karşı küstahlıktır, saygısızlıktır. Şahsıma yapılan hakarete her zaman katlanıyorum. Kılıçdaroğlu'ndan Müslümanlar'dan özür dilemesini istiyorum. Buradan, Kastamonu'dan 'Haddini bil, haddini' diyorum. Bunlar 12 Haziran'da sandığa gömülecektir.
Bu cevabın absürtlüğünü açıklamakla zaman kaybetmek yerine AKP'ye yakınlığıyla bilinen ve her durumda Erdoğan'ı savunmak adına adeta şapkasından çıkardığı tavşanlarla dikkatleri çekmiş biri olan Nazlı Ilıcak'ın bu konuyla ilgili yazdıklarını paylaşmayı daha anlamlı buluyorum:
Seçim meydanlarında tartışmalar kızıştı. Kılıçdaroğlu, Siirt'te "Statükocuların Allah'ı Ankara'dadır" dedi. Erdoğan, Kastamonu'dan seslendi: "Allah, mekândan, zamandan münezzehtir. Mutlak yaratıcımız Allah'a nasıl dil uzatıyorsunuz?" diye CHP liderine çattı. Oysa bu bir tâbirdir ve tabii ki Kılıçdaroğlu, Allah'a şirk koşmak amacıyla bu sözleri sarf etmemiştir. Cümle, "En baş statükocu, statükocunun daniskası, en büyüğü" anlamında kullanılmıştır.
Ne yapalım... "Seçim icat oldu... mertlik bozuldu."
Ilıcak'ın çok doğru bir şekilde tespit ettiği gibi Erdoğa'ın bu tavrı mertçe değildir. Devamlı olarak güzel ahlaklı, doğru ve dürüst olmaktan bahseden Erdoğan'ın bu tavrı, kendisinin kazanmak için yer yolu mübah gören bir zihniyette olduğunu açıkça göstermektedir.

Erdoğan'ın vukuatlarına devam edelim. CHP İstanbul milletvekili adayı Binnaz Toprak'ın bir televizyon programında söylediği "...önünden hergün binlerce insanın geçtiği mezarlığın kapısının üstünde ruhuna El Fatiha yazardı. Şimdi ise ‘her canlı bir gün ölümü tadacaktır’ Bu çok sinir bozan bir şey. Zaten bu gerçeği herkes biliyor." şeklindeki sözlere karşılık Erdoğan'ın miting meydalarında verdiği cevap şöyle oldu:
Er ya da geç öleceğiz. Öyle mi? Kimsenin kalması, hiçbir canlının kalması mümkün mü? Ama CHP'li bir milletvekili adayı, hem de koskoca bir profesör, İstanbul'un Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişinde eskiden 'ruhuna fatiha' yazıyormuş da o pek rahatsız etmiyormuş ama şimdi orada, 'her nefis ölümü tadacaktır' ifadesini görünce, bu diyor 'sinir bozucu' diyor.

Sevgili kardeşlerim herhalde Allah'ın ayeti olduğunu bilmiyor profesör. Bunlar, profesörler her şeyi bilen zannediyorlar. İlim sahibi olmak yetmez irfan sahibi olmak yeter. İrfan sahibi olmak nedir? Yunus güzel söylüyor; 'ilim, ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, ya kendin bilmezsen nice okumaktır' diyor. Arif, bilmediğini bilen insandır ama bunlar bilmediklerini bilmiyorlar.

Her gün yüzlerce, binlerce insanın öldüğü şu vatanımızda hoca efendinin önündeki tabutun üzerindeki yeşil örtüde, ne yazıyor? O yazıyor orada ama bunların bundan haberi yok. Haberi olsa bu yanlışı yapmaz. İşte CHP zihniyeti bu, anlayış bu.
Yok yok şaka değil. Bilgisayarınızın monitörüyle falan oynamanıza gerek yok. Erdoğan ciddi ciddi bunları söyledi. En sonunda getirdiği nokta da zaten asıl ulaşmak istenilen yer ve halka verilmek istenen mesaj. Bu noktaya gelebilmek için o kadar edebiyat yapıyor ve sonunda bombayı patlatıyor: "İşte CHP zihniyeti bu, anlayış bu."

En son olarak da Erdoğan'ın devamlı olarak Kılıçdaroğlu'nun Alevi olmasına değinmesi konusuna parmak basmak istiyorum. Sedat Ergin'in bu konuyu irdelediği Erdoğan ve CHP liderinin Aleviliği başlıklı yazısını okumanızı öneririm. Bunun üzerine çok da yazacak bir şey olmadığını düşünüyorum.

Tüm örneklerde tek bir hedef, ortak bir amaç var. CHP şimdiye kadar laiklik-din tartışmasını, çatışmasını kullanarak oy toplamaya, burdan çıkar sağlamaya çalışırdı. Fakat Kılıçdaroğlu'nun başkanlığa gelmesiyle CHP'nin stratejisinde önemli bir değişiklik oldu ve laiklik konusu neredeyse hiç konuşulmuyor. Bu durum ise AKP'nin hiç ama hiç hoşuna gitmedi çünkü bu zamana kadar laikliğin kullanması CHP'ye değil AKP'ye çıkar sağlıyordu. İki parti de bunun farkında olacak ki CHP bundan vazgeçti, AKP ise verdiğim örneklerde de görüldüğü gibi CHP'lilerin dinle uzaktan yakından ilgisi olmayan, dini konularda bilgisiz, halkın değerlerini benimsememiş kişilermiş gibi göstermeye çalışarak CHP'yi laiklik konusunu gündeme getirmeye teşvik, hatta tahrik ediyor. AKP'nin yaptığına kurnazlık denebilir, çakallık denebilir. Argoda bu tavrı tanımlayacak çok daha uygun kelimeler de var fakat burası onun yeri değil.

Sonuç olarak AKP şimdilik CHP'yi ayartmakta pek de başarılı olmuş gibi gözükmüyor. CHP iyi direniyor ama yine de AKP'nin bu tip çarpıtmalar ve manipülatif söylemlerle oy toplamayı ve kendine çıkar sağlamayı başaracağı konusunda şüphem yok. Ama yine de umuyorum ki yanılırım.

18.04.2011

En iyi mizah yazarı ödülü Recep Tayyip Erdoğan'a gidiyor!

Mizah Üretenler Derneği tarafından her yıl düzenlenen "Mizah Ödülleri"nde en iyi mizah yazarı ödülünü 2012 yılında yukarda gördüğünüz buram buram mizah kokan cümlesi sayesinde Recep Tayyip Erdoğan'ın rahatlıkla kazanması gerektiğini düşünüyorum. Kendisi bu ödülü sonuna kadar hakediyor. 8.5 yıldır gece gündüz demeden çalıştı ve sonunda başardı. Kendisini tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyorum.

28.03.2011

Ambleminde ay-yıldız olan spor kulüpleri

Bazı Beşiktaşlılarda sadece Beşiktaş'ın ambleminde ay-yıldız olduğuna dair garip bir yanılgı var. Bu yanılgıyı ortadan kaldırmak için ambleminde ay-yıldız olan spor kulüplerinin bir bölümünü ortaya koymaya çalışacağım (tabii Beşiktaş dışındakileri):

Süper Lig Takımları
Bursaspor Kulübü


 Kasımpaşa Spor Kulübü

1. Lig Takımları

 
Karşıyaka Spor Kulübü


2. Lig Takımları

Eyükspor Kulübü

Elazığspor Kulübü


Konya Torku Şeker Spor Kulübü


3. Lig Takımları

 Kırıkhanspor Kulübü


 İstanbul Spor Kulübü


Diyarbakır Kayapınar Belediyespor


Beylerbeyi Spor Kulübü


Belediye Bingölspor


Sancaktepe Spor Kulübü

Bunların dışında birçok amatör küme takımının da ambleminde ay-yıldız bulunmaktadır.


25.03.2011

"Necmettin Erbakan" serbest "Deniz Gezmiş" yasak!

Tunceli'de bir caddeye Deniz Gezmiş'in adının verilmesini mahkeme reddetmiş. Haber şöyle:
Tunceli Hozat'ta belediye yetkililerinin "Deniz Gezmiş" isminin caddeye verilmesi talepleri "ayrımcılığa ve bölücülüğe" yol açtığı gerekçesiyle reddedildi.

Hozat Belediyesi, Köprübaşı Mahallesi'ne bulunan Taner Yolu olarak geçen caddeye 70'li yılların devrimci liderlerinden Deniz Gezmiş'in ismini vermek istedi. Ancak, bu talep,  Hozat Kaymakamlığı tarafından suç ve suçluyu övmekten ötürü kabul edilmedi.

Bunun üzerine Belediye, Malatya İdare Mahkemesi'ne dava açtı. Mahkeme, "Deniz Gezmiş Caddesi" adının ayrımcılığa ve bölücülüğe yol açtığı gerekçesiyle davanın reddedilmesine karar verdi.
Eski TCK'nın 312/2 madde ve fıkrasından yani "Halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik" etmekten hapis cezası almış Necmettin Erbakan'ın adı caddelere, parklara, bulvarlara, kongre merkezlerine verilirken sorun olmuyor da neden Deniz Gezmiş adının bir caddeye verilmesi "ayrımcılığa ve bölücülüğe" yol açıyor? Ama doğru. Burası Türkiye. Bunun mutlaka mantıksız bir açıklaması vardır...

24.03.2011

Beklentilerim...

Malumunuz seçim tarihi yavaş yavaş yaklaşıyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemde yapılmasını beklediğim bazı şeyleri listelemek istiyorum. Bunları yapacağını vaad eden ve beni ikna eden partiye oyumu gönül rahatlığıyla vereceğimi söyleyebilirim. İşte yapılmasını beklediklerim (belirli bir önem sırası yok, aklıma geldiği sırayla yazıyorum):
  1. İlk ve orta öğretimde zorunlu din dersinin kaldırılması. (Burdan artan haftada 1 saat ders felsefeye kaydırılacak. Felsefe dersinde, tamamen tarafsız bir bakış açısıyla dinler tarihi ve din felsefesi konularına da yer verilecek.)
  2. Pilot uygulaması yapılan ve önümüzdeki yıllarda kullanılmaya başlanacak olan kimlik kartlarındaki din hanesinin bu karttan tamamen çıkarılması.
  3. Milletvekili ve memur dokunulmazlıklarının düzenlenerek kapsamının azaltılması.
  4. İnternet yoluyla işlenen suçlarla ilgili davalara bakacak özel ihtisas mahkemeleri kurulması.
  5. Zorunlu askerliğin kaldırılarak profesyonel orduya geçilmesi.
  6. Seçim barajının indirilmesi.
  7. Petrol ve doğalgaz ürünleri ile alkolden alınan verginin insani seviyelere indirilmesi.
  8. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kapatılması. (Camilerin cemaatlerinden topladıkları bağışlarla varlıklarını sürdürmesi gerekir.)
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Mutlaka atladıklarım vardır. Aklıma geldikçe listeye eklemeler yapacağım. (23.03.2011) 

      9. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinden geçişte alınan ücretin iptal edilmesi. (25.03.2011)
   10. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun özgürlükçü bir temelde yeniden yapılması. (22.04.2011)
  11. Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu'nun yürürlükten kaldırılması. (20.06.2011)


19.03.2011

Mehmet Ali Aydınlar, Fenerbahçe Acıbadem ve Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlığı

2009-2010 sezonunda bütün sezon sadece 2 yenilgi alan takımın en önemli yıldızını takımda tutamayacaksın, onun yerini doldurmak için 2 tanesini lig maçlarında oynatamayacağını bile bile 4 yıldız(!) alacaksın, o kadroyla adeta bir mucize yaratmış olan antrenörü "bu yıldızların başına daha üst düzeyde bir antrenör gerekir" gibi bir gerekçeyle göndereceksin ve tüm bunları 50 yaşına kadar hiçbir ilgin olmadığını söylediğin bir spor dalında yapacaksın... Sonra bir de kalkmış Fenerbahçe Spor Kulübü'ne başkan olmaktan falan bahsedeceksin. Pes doğrusu. Ben, şahsen, kendi adıma Yıldırım Demirören gibi bir başkan istemiyorum. Aklı başında hiçbir Fenerbahçe taraftarının da doğru düzgün bilgisi olmadığı bir spor dalında böyle pervasızca hareket edebilen, sadece transferle bir şey yapılabileceğini sanan, takım sporlarının en önemli noktası olan takım olma kavramının anlam ve önemini idrak edememiş birisini Fenerbahçe başkanı olarak görmek isteyeceğini sanmıyorum. Hele ki Beşiktaş'ın bu seneki durumu, bu tip bir başkanlık anlayışının ne kadar zararlı olduğunu veya olabileceğini adeta herkesin gözüne sokarken, Mehmet Ali Aydınlar gibi insanların spor yöneticiliğinden neden uzak durması gerektiğini çok daha kolaylıkla anlayabiliriz.

14.03.2011

Zorunlu Din Dersi Meselesi

İsmet Berkan'ın 2008 yılında 5 gün arka arkaya Radikal'de yazmış olduğu makaleleri aşağıda bulabilirsiniz. Medyada çok fazla yer bulan ve tartışılan bir konu değil. Bu konuda yazılmış en düzgün ve derli toplu yazılar olduğunu düşündüğüm ve kaybolup gitmelerine gönlüm el vermediği için paylaşmak istedim:

13.03.2011

Genetik araştırmalara göre Oğuz göçü tartışması

M. Timuçin Binder'in Virgül dergisinde yayımlanan makalesi (kaynak):

8.01.2011

Olgu ve Kuram Olarak Evrim - Stephen Jay Gould

Stephen Jay Gould'un "Evolution as Fact and Theory" başlıklı makalesinin Bilim ve Gelecek dergisinin 70 numaralı Aralık 2009 sayısındaki çevirisi aşağıdadır. Bilim ve Gelecek dergisi e-abonelik promosyonu olarak 70. sayısını bedava erişime açmıştır.



26.12.2010

Mutlu Noeller

Timeturk.com haber sitesindeki haber şöyle:

Bağdat caddesinin orta yerine, "Mutlu Noeller" pankartı astıran CHP ilçe teşkilatı, ilçe halkının büyük öfkesine neden oldu. Bağdat Caddesi'nin tam ortasına, Kadıköy İlçe Başkanlığı tarafından asılan pankartta 'Mutlu Noeller' ibaresi yer alınca tepkilerin ardı arkası kesilmedi..

Bağdat Caddesine CHP tarafından asılan "MUTLU NOELLER"afişi, konuyla ilgili tepkilerden yaklaşık 2 saat sonra kaldırıldı.

Bölgede bulunan ve skandal pankartı gören vatandaşlar isyanlarını o pankartı haberleştirmek isteyen gazeteci.tv mubarine anlattı. Kimisi, "CHP böyle mi seçimi kazanacak?" derken kimisi de "Hristiyan olduk da haberimiz mi yok?" dedi. Eleştirilerin hedefinde ise Kadıköy'ün Belediye Başkanı Selami Öztürk ile İl Başkanı Berhan Şimşek vardı. Selami Öztürk'ün bu pankarta göz yumarak kendi ayağına sıktığını söyleyen de vardı, Berhan Şimşek'in inançlı kesimlerin dini hassasiyetlerine sinsice saldırdığını söyleyen de..

Tabii ya zaten bu memlekette sadece müslümanlar yaşıyor. Hristiyan yok, musevi yok, dinsiz yok... Türk dediğin müslümandır zaten. Olmayanı da salla gitsin. Yaşamaya bile hakkı yok ki müslüman olmayanın. Nasıl olsa en nihayetinde cehennemde yanıp kül olacaklar.

Haliyle siyasi partilerin de sadece İslam'la ilgili özel günleri kutlaması gerekir. Kurban bayramı, ramazan bayramı, bilumum kandil ve hatta 20. yüzyılın en büyük keşfi olan kutlu doğum haftasını büyük büyük pankartlarla kutlaması gerekir. Neymiş öyle noel kutlaması falan. Ayaklarını denk alsınlar. Böyle saçma sapan şeyler yapmasınlar. Türk milletinin elhamdülillah müslüman olduğunu unutmasınlar. Yoksa müslüman Türk milleti seçimlerde onlara haddini bildirir. Ona göre ha. Dikkatli olun. Özellikle sen CHP!!! Haddini bil, ayağını denk al. Bir daha da öyle noel kutlaması falan görmeyeyim. Bir de Bağdat Caddesi'nin orta yerine asmışsın. Yuh be sana yuh. Sen bunlara akıl izan ver yarabbi...

3.10.2010

2010 Satranç Olimpiyatı Sonuçlandı

Rusya'nın Khanty-Mansiysk şehrinde gerçekleşen 39. Satranç Olimpiyatı ülkemizde basında hiç yer almadan (aldıysa da ben görmedim, duymadım) başladı ve bitti. Hem de kadın ve erkek takımlarımız bu organizasyonda yer almış olmasına rağmen.

Erkeklerde Ukrayna, kadınlarda ise Rusya altın madalyaya ulaşırken, Türkiye erkeklerde 149 takım içinde 45. sırada, kadınlarda ise 115 takım içinde 38. sırada tamamladı. Erkekler ve kadınlarda ilk 10'un sıralamasını aşağıdaki resimlerde görebilirsiniz.

2010 Satranç Olimpiyatı Puan Durumu (Kadınlar)
(www.chess-results.com'dan alınmıştır.)


2010 Satranç Olimpiyatı Puan Durumu (Erkekler)
(www.chess-results.com'dan alınmıştır.)

Turnuvayla ilgili çok daha detaylı istatistiklere burdan, turnuvanın resmi sitesine ise burdan ulaşabilirsiniz.

Bu arada 40. Satranç Olimpiyatı'nın 2012'de Türkiye'de yapılacağını da hatırlatmak isterim. Belki bu sefer basınımız (ünlü düşünür Pierre van Hooijdonk'un deyimiyle QTM yani Quality Turkish Media :) bu organizasyona karşı daha ilgili olabilir.

10.09.2010

o bir efsane...

Türkiye televizyonlarının en kötü Türkçe konuşan insanı. Kötü kelime seçimleri ve gereksiz yere uzatarak anlamsızlaştırdığı ve laf salatasına çevirdiği cümlelerle televizyon başında sinirlerimi geren adam. Bir insan arada bir de olsa doğru düzgün, anlamlı ve mantıklı cümleler kuramaz mı? Yok. Adam kuramıyor. Adamın düzgün Türkçe bir cümle kurduğuna şahit olamadım. Ama ümitliyim. Kendisini çok yakından takip ediyorum. Eminim bir gün bu zorlu hedefe ulaşacaktır.

8.09.2010

Tayyip'in derdi...

Bu paketteki en can alıcı ve Tayyip tarafından en önemli görülen noktanın, paketin Anayasa'nın 125. maddesiyle ilgili değişiklik olduğunu düşünüyorum. İlk olarak bu değişikliğin ne olduğuna bakalım:
Madde 125 – İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. (Ek hüküm: 13.8.1999-4446/2 md.) Kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde bunlardan doğan uyuşmazlıkların millî veya milletlerarası tahkim yoluyla çözülmesi öngörülebilir. Milletlerarası tahkime ancak yabancılık unsuru taşıyan uyuşmazlıklar için gidilebilir.

Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şuranın kararları yargı denetimi dışındadır. Ancak, Yüksek Askeri Şuranın Silahlı Kuvvetlerden her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.

İdari işlemlere karşı açılacak davalarda süre, yazılı bildirim tarihinden başlar.

Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı(dır) olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.

İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.

Kanun, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde ayrıca milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık nedenleri ile yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayabilir.

İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.
Kırmızı ile işaretli bölümler 125. maddeye eklenmek istenen kısımları gösteriyor. Burada benim dikkat çekmek istediğim nokta kırmızı ile işaretli ikinci bölüm. Yani yargının, idarenin eylem ve işlemleriyle ilgili yerindelik denetimi yapamayacağını getiren madde.

Peki bu madde neden Tayyip için bu kadar önemli? Tayyip'in referandum konuşmalarını izleyen herkes bunu rahatlıkla görebilir aslında. Meydanlarda toplanmış şakşakçılarına bunu açıkça ifade ediyor. Şunu şu kadara satmaya çalıştık, yargıtay iptal etti. Bunu satmaya çalıştık iptal etti. Şöyle yaptık iptal ettiler. Böyle yaptık iptal ettiler.

Tayyip bu denetimlerden sıkılmış durumda. Öyle yerindelik denetimi falan kaldıramıyor artık. Tayyip bir karar aldırdığı zaman bunun yapılması gerekiyor. Yargıçların bu kararları yerindelik yönünden denetlemesine ve iptal etmesine dayanamıyor. Ben hukuki kılfına uydururum siz de sadece hukuki yönde denetlersiniz ve ben de istediğim şeyi iştediğim gibi satarım, yaparım diyor.

Bana göre bu anayasa değişiklik paketinin özü budur.